Anasayfa > Tarih > Çalıntı Kıtalar

Çalıntı Kıtalar

 

Bu kitap Kristof Kolomb hakkında değildir. Onun dahi ya da aptal, haydut ya da aziz, iyi bir denizci ya da şanslı olup olmadığıyla pek ilgilenmiyorum. Amerika kıtasına ayağını basan ilk Avrupalı olup olmadığıyla ya da ne yaptığını bilip bilmediğiyle de ilgilenmiyorum. Vikingler Atlantik’i ondan 500 yıl önce geçmişlerdi; üstelik Kolomb 1506’da öldüğünde, ulaştığı yerin Asya olduğunu sanıyordu hâlâ. Bunlar önemli değil. Kristof Kolomb 1492’de Avrupa’dan Amerika’ya varmamış olsaydı, çok geçmeden başka bir Avrupalı aynı şeyi yapacaktı. Kolomb Meydanı’na, İngiliz Kolombiyası’na ve Kolombiya Cumhuriyeti’ne başka bir Avrupalının adı verilecekti. Kolomb’la ilgili olarak önemli olan, Amerikan yerlisinin gözünde, onun başka bir kıtadan başlayan yolculuğunun, de­nizden felaket getiren bir işgal olmasıydı.

 

Tanrı geçmişi değiştiremez, ama tarihçiler değiştirebilir.

Samuel Butler

Tarih, üzerinde anlaşılan bir yalanlar kümesidir.

Napolyon Bonaparte

Tarih bizim için cinayet ve köleleştirmeyle başlar, keşifle değil.

William Carlos Williams

 

 

1992’de Batı -bununla, ya Avrupalı olan ya da Avrupa’nın son 500 yıllık yayılmacılığından çıkan ulusları ve kültürleri kastediyorum-, Kolomb’un “eski” dünyadan “yeni”sine ilk yolcu­luğunun 500. yılını kutladı. Kazananların yazdığı geleneksel tarih bize bu keşfin insanlığın başardığı en iyi işlerden biri ol­duğunu öğretmiştir her zaman.

Amerikan yerlileri bunu daha farklı gördü. Ataları aynı keşfi çok daha önce yapmıştı. Onlara göre Yeni Dünya o ka­dar eskiydi ki, tek bir dünyaydı: Birçoğunun dediği gibi, başlangıçta var olan, denizde yüzen “büyük bir ada” idi. Arktik tundradan Karayip adalarına, And Dağları’nın yüksek platolarından Horn Burnu’nun rüzgârlı ucuna kadar tüm yaşanabilir bölgelere yerleşmişlerdi. Her tür toplumu kurmuşlardı; göçebe avcı gruplar, yerleşik çiftçi toplulukları ve büyük şehirleri yeryüzündeki diğer şehirler kadar göz kamaştıran uygarlıklar. 1492’de yaklaşık 100 milyon Amerikan yerlisi vardı – insan ırkının yaklaşık beşte biri.

Kolomb’un karayı ilk kez görmesinden sonraki yirmi otuz yıl içinde bu insanların çoğu ölmüş ve dünyaları Avrupalılar tarafından barbarca yağmalanmıştı. Yağmacılar Amerika’ya yerleştiler ve Amerikalı olarak bilinenler de onlar oldu, kıta­nın eski yerleşik halkı değil.

 

 

Geleneksel tarih, bu saldırının iğrençliğini kabul ettiği za­man bile, bizi bunun olup bittiğine, artık geri dönüş olmaya­cağını kabule zorlar. Amerika’nın halklarının soyları tüken­miştir ya da tükenmek üzeredir. Onlar o kadar ilkeldirler ve o kadar çabuk ölmüşlerdir ki, söyleyecek bir şeyleri yoktur.

Asya ve Afrika’nın tersine Amerika, sömürgecilerinin kıtadan ayrıldığına tanık olmadı. Amerika’nın eski halkları özgürlükle­rini geri kazanamadılar, ama bu demek değil ki yok oldular. Hayatta kalanlar, beyaz yerleşimcilerin onların topraklarında ve onların sırtlarından kurduğu malikâneler içinde tutsak oldular. Andlar’da 12 milyon kişi hâlâ İnkaların dilini konuşmaktadır. Bugünkü Aydınlık Yol örgütünün şiddet yanlılığının kökleri­ni, 1533’de Atawallpa’nın yağmacılar tarafından öldürüldüğü hikâyenin sayfalarında aramak gerekir. Orta Amerika’da Maya dilini konuşan 6 milyon kişi vardır (Kanada’da Fransızca ko­nuşanlar kadar): Guatemala’da çoğunluk gerçekten iktidarda olsa, orası bir Maya cumhuriyeti olurdu. 1990’da Kanada’da Mohawklar, hiçbir zaman Ottawa ya da Washington’a bırak­madıklarına inandıkları bir egemenlik adına silaha sarıldılar.

Bütün bu olgular bizi şaşırtıyorsa, bunun nedeni beş yüzyıl boyunca yalnızca kazananların tarihini dinlemiş olmamızdır. Kendi egemenlerimizin diliyle konuşuyorduk. 1492’de başla­yan ve bugüne kadar devam eden hikâyenin öteki yanını da dinlemenin zamanı geldi.

 

 

Ah bazı güçler bize ne hediyeler verdi. Kendimizi onların bizi gördüğü gibi görelim diye!

Robert Burns

Beyazlar sadece tek taraflı anlattılar. Kendilerini memnun etmek için anlattılar. Çoğu doğru olmayan şeyi

anlattılar. Yalnızca kendi en iyi işlerini, yalnızca yerlilerin en kötü işlerini anlattı beyaz adam.

Sarı Kurt, Nez Percé, 1877

 

 

 

Bu kitap Kristof Kolomb hakkında değildir. Onun dahi ya da aptal, haydut ya da aziz, iyi bir denizci ya da şanslı olup olmadığıyla pek ilgilenmiyorum. Amerika kıtasına ayağını basan ilk Avrupalı olup olmadığıyla ya da ne yaptığını bilip bilmediğiyle de ilgilenmiyorum. Vikingler Atlantik’i ondan 500 yıl önce geçmişlerdi; üstelik Kolomb 1506’da öldüğünde, ulaştığı yerin Asya olduğunu sanıyordu hâlâ. Bunlar önemli değil. Kristof Kolomb 1492’de Avrupa’dan Amerika’ya varmamış olsaydı, çok geçmeden başka bir Avrupalı aynı şeyi yapacaktı. Kolomb Meydanı’na, İngiliz Kolombiyası’na ve Kolombiya Cumhuriyeti’ne başka bir Avrupalının adı verilecekti. Kolomb’la ilgili olarak önemli olan, Amerikan yerlisinin gözünde, onun başka bir kıtadan başlayan yolculuğunun, de­nizden felaket getiren bir işgal olmasıydı.

 

 

Bu kitabın son bölümleri için insanlarla konuşurken Onondaga Irokualarının geleneksel şefi Dehatkadons bana “Üzerinde insan yaşayan bir toprak keşfedilemez. Yoksa ben de Atlantik’i geçip İngiltere’yi keşfedebilirim,” dedi. Bu kadar açık bir noktanın, beş yüzyıl boyunca Avrupa’nın bilincinden kaçmış olması, bize öğretilen tarihin aslında bir mit olduğu­nu ortaya koyar. Mit kelimesi bugünlerde saptırılmış bir anlamda, yalan ya da masalın eşanlamlısı olarak kullanılabiliyor, ama niyetli olduğum tanım bu değil. Tarihin büyük kısmı, bir halk tarafından sindirildiği zaman mit haline gelir. Mit, ister gerçek ister kurmaca olsun, bir kültürün en derin de­ğer ve arzularıyla yankılanan geçmişin örüntüler halinde dü­zenlenmesidir. Mitler, karşı çıkılmayacak kadar verili kabul edilen, görünürde o kadar aksiyoma dayalı arketipler yaratır ve pekiştirir. Mitler o kadar anlam yüklüdür ki onlarla yaşar ve onlarla ölürüz. Onlar kültürlere zaman içinde yol gösteren haritalardır. Uygarlığın yok ettiği insanlar, keşif mitinin tarih­sel suçları parlak ikonlara dönüştürdüğünü görüyorlar. Ama Batı’nın hâkim tepesinden bakıldığında keşif miti doğrudur.

Öteki tarafın tarihi de mitseldir. Ama Batı mitleri muzaffer­ken, “kaybedenlerin” mitleri felaketi açıklamak ve üstesinden gelmek zorundadır. Yok olan kültür ayakta kalacaksa, mitleri de işgalciye direnmek ve onun mitleriyle savaşmak için gereken zorlu zemini yaratmak zorundadır.

 

 

 

Kolomb-öncesi Amerika’yla ilgilenmemin nedeni, okulda bu konuda hiçbir şey öğrenmemiş olmamdır. 1950 ve 1960’ların İngiliz eğitimcilerine göre tarih, 1850’den önce asıl ola­rak İngiltere’de vuku bulan bir şeydi. Biraz Yunanistan ve Roma, büyük oranda Tudorlar, Stuartlar ve Hanoverliler is­teksiz zihinlere defalarca kazındı. Bu tarihten sıkıldım ve al­ternatifleri olduğundan kuşkulanmaya başladım. Okumalarım beni Peru’nun İnkalarına, onlar da Güney, Orta ve Kuzey Amerika’nın öteki halklarına götürdü. Bir öğrenciyken bile, bu kültürlerin Batı histografisi tarafından kayıtsız ve cahilce bir tarafa atıldığını görebiliyordum. Eski Amerika, Avrupalıların sahip olduğu şeylere -insan gelişiminin somut örnekleri olarak kabul edilen şeylere- sahip olmamakla eleştiriliyordu. Saban ve tekerlek bunların en başta geleniydi; bir diğeri de ya­zıydı.

Avrupa merkeziyetli düşünen tarihçilerin aklına, öküz ya da at gibi koşumlanabilen  hayvanlar olmadan saban ve te­kerleğin fazla işe yaramayacağı hiç gelmedi, bu hayvanların ikisi de Kolomb-öncesinde Amerika kıtasında mevcut değil­di. Bu “engellere” karşın orada uygarlığın gelişmiş olmasına hayret etmek yerine, tarihçiler saban ve tekerleğin olmayışını eski Amerika’nın tam olarak uygarlaşmamış olduğunun kanıtı olarak kabul ettiler. Aynı ruh haliyle, Maya hiyerogliflerinin de gerçek yazı -gerçi yazıya benziyorlardı- olmadığı sonucuna vardılar, çünkü hiçbir beyaz adam bunları deşifre edememişti.

 

 

Günümüzün akademisyenleri artık bu kadar naif değil. Artık Maya yazıtlarının çoğu okunabiliyor, astronomi ve matematik alanında muhteşem başarıları ortaya koyuyor ve insanın aile ağacına binlerce yıllık hanedan kayıtları ekliyor. Arkeologlar, antropologlar, dilbilimciler ve tarihçiler Kolomb-öncesi dünyayı anlamaya başladılar. Ama Batı kültürü bir bütün olarak mitlerini buna göre düzenlemedi. Okullarda öğretilen ya da başvuru kitaplarında bulunan popüler tarih büyük oranda aynı kaldı. 1976’da yazılan ve 1987’de yeniden gözden geçiri­len The Pelican History of the World’u (Pelican Dünya Tarihi) ele alın. Bin sayfadan daha kalın, ama Amerikan yerlilerine yalnızca on sayfa ayrılmış. Amerikan uygarlıkları burada da sabanı icat etmedikleri için dikkate alınmıyor ve “en sonunda soylarının devamı gelmeyen, dünya tarihinin kenarında du­ran güzel tuhaflıklar” olarak bir kenara atılıveriyor.

Avrupa’nın Amerika ile ilgili en köhne düşüncelerinden bir diğeri de, beyaz tanrı miti olarak bilinen, kendini ilahlaştırmasıdır. Buna göre, yerliler tuhaf beyaz adamlar, silahlar ve atlardan o kadar ürktüler ki, onları işgalci değil tanrı sandılar. 1982’de Fransız eleştirmen Tzvetan Todorov, beyaz tanrıya yeni giysiler giydirdi. Amerikan yerlileri Avrupalıları o kadar anla­şılmaz buldular ki, diye öne sürdü, onları diyalog ve gözlem yerine doğaüstü araçlarla, büyücülük ve kehanetlere başvurarak keşfetmeye çabaladılar. Amerika’nın başarısızlığı, “Öteki”ni kavrayamamasıydı.

Daha az etkili olsa da, onu süsleyen otorite havası nedeniyle daha sinsice olanı, Perulu yazar ve başkan adayı Mario Vargas Llosa’nın 1990’da Harper’s dergisinde çıkan bir yazısıydı. Var­gas, İnka İmparatorluğu’nun, tebaasının hiçbir özgür iradeye sahip olmadığı bir “karınca yuvası” toplumu olduğu için çök­tüğü yolundaki miti yeniden canlandırmıştır. Eski Perulular, diye öne sürer, tanrı-krallarıyla o kadar büyülenmişlerdi ki, aksi bir emir gelmediği için orada öylece durup bir avuç Rönesans desperado’su tarafından katledilmelerine izin verdiler. Vargas, belki de en iyisi de buydu, sonucuna varıyor. Neden? Çünkü fatihler Peru’ya bireysel özgürlük incisini getirdiler. Bu noktada insan Vargas’ın tarih perspektifinin siyasal bir gündem olduğunu kavrıyor: Bugün Peru’da yaşayan (ve nüfusun yansına yakınını oluşturan) yerli halklar ilerleme adına bir kenara atılmalıdır, çünkü “tam asimilasyona” denk gördüğü modernleşme, “ancak yerli kültürlerin feda edilmesiyle mümkündür.

 

 

Doktriner sol çoğunlukla sağdan daha iyi değildir. Guatemalalı göçmen tarihçi Severo Martinez Pelâez, Indianları sö­mürgeciliğin yarattığı bir şey olarak görür – onlar, kapitalizm öncesi sömürü onlardan İspanyol kültürünün nimetlerini esirgediği için Indian’dırlar. Ona göre Mayaların hayatta kal­mış olması, yenilgilerinin kanıtıdır. Sosyalizmin kahramanca görevi, “yerlilikten çıkarma” (deindigenization) görevidir.

Vargas Llosa, sosyal Darwinci kapitalizm adına yerlilerin işini bitirmeyi önerir, Martinez Pelâez ise Marx adına, ikisi de yerli kültürüne var olma hakkı bile tanımaz.

Son yıllarda Kolomb-sonrasına ait, yerlilerin kaleminden çıkma hatırı sayılır miktarda belge, arşiv ve koleksiyonlardan çıka­rılarak yüzyılların ihmalinden kurtarıldı: Bu eserler, Eski Dünya ile Yeni Dünya’nın karşılaşması sırasında olanlar konusundaki bilgilerimizi dönüştürdü. Meksika’nın fethiyle ilgili çağdaş Aztek versiyonunu, Atawallpa ile Pizarro arasındaki ünlü karşılaş­manın İnka versiyonlarını okuyabiliriz. Üstelik akademisyenler geçmişten gelen bu sesleri keşfederken, günümüzün Amerikan yerlileri de kendi adlarına konuşuyorlar. “Keşfedilenlerin”, yok olanların, sömürgeleştirilenlerin bakış açısını görmezden gelmenin hiçbir bahanesi yok artık. Peru ve Guatemala’daki iç savaşların, Kanada’daki Mohawk çatışmasının benzinini bu ül­kelerin beyaz seçkinlerinin cahilliği dökmüştür. Çok az şey, bir insanın kendi yalanlarına inanması kadar tehlikelidir.

 

 

Shakespeare ile çağdaş bir İnka olan Felipe Waman Puma içinde yaşadığı ve yazdığı fetih-sonrası dünyaya mundo alreve (tersine dünya) adını verdi. Ona ve halkına göre, Amerika’nın işgali dünyayı tepetaklak etti. Çalıntı Kıtalar, Waman Puma gibi insanların sözlerini sunmakla, bu tarih bakışının -alışılmış algımızın tersinin- izini sürer. Konu kuşkusuz çok geniş­tir. Bu yüzden kendimi beş kültürle sınırladım: Meksika’nın Aztekleri, Guatemala ve Yucatec Mayaları, Peru’nun İnkaları güney ABD’nin Çerokileri ve Büyük Göller’in Irokuaları. Bun­ların hepsi topraklarını işgal edecek ilk Avrupalılarla karşılaş­tı; hepsi geride bu çatışmanın belgelerini bıraktı; hepsi hâlâ orada, işgalcilere eşit zaman ayırma iddiasında olmayacağım: Zemin yeterince uzun süre bizimdi; savımızı ortaya koyduk.

Bu beş kültür, iki dünyanın temasa geçtiği dönemin en karmaşık toplumları arasındaydı; bu nedenle en iyi kayıtları onlar bıraktı. 1492’de birçok Amerikalının geçim tarzını temsil ediyorlardı: yani tarımla geçiniyorlardı. Hollywood, “tipik” yerlinin göçebe bir avcı olduğu konusunda bize ikna etmiş olabilir, ama aslında çoğunluk Kolomb’un gelmesinden çok önceden beri köyler, kasabalar ve şehirlerde yaşıyordu.

Kökenlerini ve eski yaşam tarzlarını şema halinde kısaca belirttim. (Bu da yine başlı başına bir konudur). Kolomb-sonrası dönem açısından en önemli şey, bu beş kültürün dillerini, dinlerini, bazı sanat ve bilim dallarını ve kültürün sayısız değerini tüm güçlüklere karşın canlı tutmuş olmasıdır. Doğru, büyük ölçüde değiştiler –ama bizde değiştik. 20. Yüzyıl Avrupalıları Kolomb’un dünyasından, Aztek dilini konuşan modern bir insanın Moctezuma’nın dünyasına olduğu kadar uzaktır. Kültürler gelişir, dallanıp budaklanır ve değişir; ay­rıca ölebilir ya da başka bir kültürün içinde yok olabilir. Bu beş kültür başkalarından etkilendi ama yok olmadı; onlar da karşılığında bizi etkilediler, belki de sandığımızdan daha çok.

 

 

Onları Kolomb-öncesi çağdan kalan tuhaf fosiller olarak düşünmek yanlış olur. Onlar, çağdaş dünyada yerlerini tanımlayan ve savunan canlı kültürlerdir. Ancak Batı, modernleş­me ile Batılılaşmanın eşanlamlı olduğunu varsayar. Japonya örneğin “modern”dir. Batı’dan çok şey almıştır, özellikle de teknolojiyi. Yine de kendi dilini, sanatını, tutumlarını, sosyal yapısını, dinini ve kraliyet ailesini korumuştur. Shogunların Japonyası değildir, ama daha az Japon da değildir.

Beş kültürden ikisini Kuzey Amerika’dan, birini Güney Amerika’dan, ikisini de “Mezoamerika”dan -Meksika ve Orta Amerika’nın karmaşık uygarlıkların doğduğu kısımları için yararlı bir terim- seçtim. Bu üç büyük bölgeden ancak Mezoamerika bildiğimiz şekliyle yazıya sahipti. Alıntı yaptığım yerli kayıtlarından çoğu, bir Avrupa aracı olan alfabenin yardımıyla işgale tepki olarak yazıldı. Gerçekten var olan Amerikan ya­zıtları hızla ve acımasızca bastırıldı; hiyeroglif olarak bulunan her şeyin kaderi bir misyoner ateşinde son bulmaktı. Ama şaşırtıcı derecede kısa süre içinde Mayalarla Aztekler kendi dillerinde yazmak için İspanyol alfabesini kendilerine uyarla­dılar. Yazılardan bazıları Avrupalıları hedefliyordu; ötekilerin ise -özellikle Kolomb-öncesi elyazmalarının transkripsiyonla­rının- böyle bir hedefi yoktu. İnkalar, İrokualar ve Çerokiler açısından yazı yeni bir şeydi, ama işgalcilerle iletişim kurma konusunda yazının önemini hemen kavradılar. Başta Avrupa harflerini ve çevirmenler kullandılar. Sonra onlar da kendileri için yazmayı öğrendiler.

Bu kayıtlar, tüm kayıtlar gibi, gizlilik, taraflılık ve toplum­sal tavır açısından bir tarafa eğilimlidir. Karmaşık toplum­lar hiyerarşik olma eğilimindedir. Büyük insanlar hatırlanır; Brecht’in bize hatırlattığı gibi, bir kadın nadiren; sıradan insan ise ender olarak anımsanır:

 

Kitaplar kralların adlarıyla dolu.

Koca koca taşları yüklenen krallar mıydı?…

Genç İskender Hindistan’ı fethetti.

Tek başına mıydı?

 

Kayıtlar her şeyin ötesinde, bugüne dek kalabilmiş ol­dukları için, neredeyse şans eseri gözden geçirildiler. Ortaya çıkan her sözcük karşılığında binlercesi yok olmuştur, ama yine de geniş bir rafı doldurmaya yetecek kaynak mevcut­tur. İnka Atawallpa’nın yeğeninin yazdığı kocaman bir kitap var elimizde ve Moctezuma’nın torununun yazdığı iki kitap.

 

 

Pennsylvania ve New York’un sömürge dönemi kayıtlarındaki lrokua konuşmaları yüzlerce sayfa tutar. Yerli tarihlerinin bazı kısımları ayrıntılı olarak mevcuttur; ötekilerin üstü tümüyle örtülmüştür ve hep böyle kalabilirler. Bazı eski metinler modern sözlü geleneklerle aydınlığa çıkartılmıştır, fethi anlatırlar ve yerli krallarının geri döneceğini öngörürler. Bu parçalardan bir koleksiyon yapmak yerine bir hikâye kurmak için, her ta­rihin hatlarını çizdim, yerli anlatılarının özellikle zengin ya da önemli olduğu yerlerde daha çok durdum. Anlatım, parça parça yazıtları birbirine bağlayan bir tür harçtır.

Çalıntı Kıtalar kabaca, ilk saldırı, sömürge dönemi ve yerleşimcilerin cumhuriyetlerinin kurulmasından sonraki döneme denk düşen üç kronolojik bölüme ayrılmıştır. Beş kültürün hikâyelerine işgal sırasına göre başladım. Birincisi, 152l’de sona eren Aztek İmparatorluğu’nun devrilmesidir; yayla Ma­yaları onlarından ardından geldi; sonra İnkalar; birkaç yıl son­ra Çerokiler, Peru’yu fethedenlerin biri tarafından işgal edildi; ve çok geçmeden Irokuaların topraklarına Fransızlar, Hollan­dalılar ve İngilizler düzenli olarak zorla girmeye başladı. Aynı sıra -Aztek, Maya, İnka, Çeroki, Irokualar- üç bölümün her birinde aynı şekilde takip edilecektir. Bu yüzden kitap, hikayeleri aniden düşünülebileceğinden çok daha acil hale gelen Irokualarla bitmektedir. Kitabı yazarken, Mohawk Irokuaları ile askerler arasındaki silahlı çatışma, Kanada’nın, yani yaşadığım ülkenin televizyon ekranlarını kapladı.

 

 

Bunun gibi başka kitaplar da yazılabilir: Paraguay’ın Guarani halkı, Şili’nin Mapuçe halkı, Brezilya’nın Yanomami halkı, Navaho, Karaayak, Miskito ve anlatacak bitmemiş hikâyeleri olan daha başka pek çok halk hakkında hiçbir şey söyleme­dim. ilk işgal dalgasını -Kolomb’un karaya ayak basmasıyla anakara imparatorluklarına karşı ciddi harekâtların başlaması arasındaki yirmi iki yıllık süre- yaşayan Karayip yerlilerini de atlamak zorunda kaldım. Ada halkı öylesine bire kadar kırıldı ki, geriye tek bir anlatı bile kalmadı.

Dolayısıyla, seçtiğim beş halk, soyları tükendiği için asla hikâyelerini anlatamayacak birçok halkı temsil etmek zorundadır. Karayipler’in Taino halkının, Newfoundland’ın Beothuk halkının ve Tierra del Fuego’nun Ona halkının sessizliği, hepsinin en korkunç sözleridir.

 

 

Altın harika bir şey! Altına kim sahipse, istediği her şeyin de efendisi olur.

Altınla ruhlara cennete giden yolu açmak bile mümkündür!

KristofKolomb, 1503

İmparatorluklar ve kiliseler ölüm güneşinin altında doğmuştur.

Albert Camus

 

1492 yılı için, her ulusun ve imparatorluğun renklerle belirtildigi bir siyasal küre gibi bir şey olsaydı, insan güçlerinin kırkyama yorganı bugün neredeyse tanınmaz halde olurdu Dünyanın büyük kısmı, sabit sınırları olmayan ya da ortak­laşa sahip olunan kabile topraklarının nokta nokta yapılmış bir tuvali gibi görünürdü. Daha yüksek örgütlenme düzeyin­de, yerleşik yaşama geçmiş kabile gruplarından türeyen kü­çük şehir-devletleri ve uluslar vardı. Bunların ötesinde büyük topraklara hükmeden iki büyük imparatorluk, Çin’in Ming Hanedanlığı ve İnkalar bulunuyordu (Moğol İmparatorluğu henüz kurulmamıştı; Osmanlı imparatorluğu henüz bebeklik dönemindeydi; ve Napolyon’un daha sonra belirttiği gibi Kut­sal Roma İmparatorluğu henüz ne kutsaldı, ne Romalıydı, ne de imparatorluktu.)

Birbirlerinden çok uzakta görünen iki toy emperyalist, bir kuşak içinde karşılaşacaktı: İspanya’nın Kastilyalıları ile Meksika’nın Aztekleri. Her ikisi de kabile kökenli devletlerini genişletiyordu; her ikisi de öteki halklar üzerinde hızla dene­tim kurmuştu, ama onları etkin biçimde içine alamamıştı. Bu iki imparatorluktan Meksika’daki çok daha büyüktü. Aztek başkentinde -günümüzün Mexico City’si- çeyrek milyon in­san yaşıyordu: Tudor döneminde Londra’da yaşayan nüfustan dört kat fazla. Denetim altındaki toplam nüfus 20 milyon civarındaydı.

 

 

Avrupa 1492’de küçük bir yerdi. Britanya Adaları’nda yalnız­ca 5 milyon insan vardı, İspanya’da ise yaklaşık sekiz. Siyasal sınırlar, Roma’nın düşmesinden sonra barbar göçlerinden kaynaklanan sınırlardı asıl olarak. Franklar Fransa’ya yerleşmişti, Germenler Almanya’ya, Angluslar ile Saksonlar İngiltere’ye, Vandallar ile Vizigotlar da İspanya’ya. Değiştirmeye yönelik sıkça yapılan girişimler Avrupa toprağını yeryüzünün en kanlı yerlerinden biri haline getirmişse de, bu model yedinci yüzyıl­dan yirminci yüzyıla kadar şaşırtıcı ölçüde az değişmiştir.

Avrupa’nın seküler yönetimi, çürümüş feodal krallıklarla kişisel hırslar yumağıydı. Mevcut düzgün yollar, bin yıldan uzun süre önce Romalılar tarafından yapılmıştı. Hızla büyü­yen şehirler plansız, harap, sağlık önlemlerinden uzak, yok­sulluk ve hastalıkla kaynayan yerlerdi. Kıtlık bir bölgeyi vur­duğu zaman devlet yardım etme gücünde değildi. Ortalama ömür, yirmiye yakın bir yaşla otuzun biraz üzerinde gidip ge­liyordu: Günümüzün en yoksul ülkelerindekinden bile daha düşüktü. Avrupa’nın başarıları teknolojikti, toplumsal değil. En iyi gemilere, en iyi çeliğe, en iyi silahlara sahiplerdi; in­sanların terk etmek ve başkalarını yağmalamak üzere bu silah ve gemileri kullanmak istemelerine yol açacak kadar umutsuz koşulları da vardı. Özellikle İspanya’yı Rönesans çok az etki­lemişti; Mağriplere karşı verilen 700 yıllık savaş, yeni bir araş­tırma ruhu değil, öteki yaşam biçimlerine nefret ve horgörüyle dolu bir savaşçı kültürü üretmişti. 1492’de biten İberya’nın reconquista’sı, Amerika’nın reconquista’sı için model olacaktı.

Pratik zekâsı Batı uygarlığını en iyi şekilde temsil eden Montaigne, “Yamyamlar Üzerine” adlı yazısında, Brezilya’dan Fransa’ya getirilen ve 1562’de çocuk-kral IX. Charles’a sunu­lan üç Tupinamba tutsağı ile kendisi arasında geçen çok açık­layıcı bir konuşmayı aktarmıştır:

Kral onlarla bir süre konuştu; onlara yaşama tarzımız, görkemimiz ve güzel bir şehrin güzel görüntüleri gösterildi. [Ben]onlara bütün bunlar hakkında ne düşündüklerini ve en dikkat çekici olarak neyi gördüklerini sordum. Aramızda her tür şeyle tıka basa dolu bazı insanlar varken, halkın öteki yarısının kapılarda dilencilik yaptığını, yoksulluk ve açlıktan bir deri bir kemik kalmış olduklarını fark etmişlerdi [böyle söylediler], yoksulluğun mahvettiği bu insanların böyle bir adaletsizlik yaşamasını ve ötekilerin boğazına sarılıp evlerini ateşe vermemelerini tuhaf bulmuşlardı.

 

 

Tupinambalar, Avrupa’nın tuhaf görkeminin içindeki toplumun sıkıntılarını görmüştü. Belki de çok iyi bildikleri gibi, bu soruların yanıtları, Avrupa’nın yoksullarının Amerika’da boğaz kesip ev yakmasıydı.

1534’te Seville’de sergilenen İnka altın ve gümüşlerinin “muhteşem örneklerini” gördükten sonra, Yeni Dünya’ya giden genç bir İspanyol olan Pedro de Cieza de Leon, kendi yurttaşlarının yarattığı yıkımın en güvenilir Avrupalı gözlemcilerinden biri oldu. “Biz Hıristiyanların bu kadar çok krallığı yok etmiş olmamız,” diye yazdı, “hiç de önemsiz bir üzüntü değil. Hıristiyanlar nereden geçmişse, fethedip keşfetmişse, oradan her şeyi yakıp yıkan bir yangın geçmiş sanki.” Amerikan yerlileri neden bu kadar zayıftı? Amerika neden bu kadar Avrupa’nın ağır yenilgisine uğradı ve Asya ve Afrika’nın tersine, sömürgeleşmekten hiç kurtulamadı? Amerika’nın modern ülkeleri neden Amerikalı değil de, Amerikan toprağında inşa edilmiş taklit birer Avrupa oldular? Ne­den hiçbiri diplomasi dili olarak bir Amerikan dilini kullanmıyor? Neden bir Amerikan yerlisi adına sahip tek bir başkan, başbakan ya da kral yok?

 

 

Alışılmış cevaplar -Mario Vargas Llosa’nın Harper’s dergisinde parça parça sattığına benzer cevaplar-, verenlerin kendi çıkarlarına hizmet eder ve üstünlük varsayımlarına dayanır: Yerliler kaybetti, çünkü onlar ilkeldi, çünkü toplumları zayıf­tı, çünkü sayıca azlardı, çünkü batıl inançları vardı vb. Bu tür açıklamalar, kendi sahte önermeleriyle bile hiçbir şey açıkla­maz. Yaşadığımız yüzyılda sömürgeciliğin inişli yokuşlu geli­şiminin, ilk karşılaşılan yerlilerin ne kadar “ilkel” olduğuyla pek ilgisi yoktur. Gine ve Yeni Gine gibi birbirinden çok fark­lı yerler, bugün yerli halkların torunları tarafından yönetilir. Eski Amerika’nın birçok kısmı (Batı’nın terimleriyle konu­şacak olursak) onlardan daha ileridir. Yine de Afrikalılar ve Papualılar şartlı özerklik talep ettiler, oysa Amerikalı sözcüğü kıtanın yerlisi anlamına bile gelmez.

Amerika neden farklıydı? Bunun kısa yanıtı, hastalıktır. H. G. Wells’in War of the Worlds(Dünyaların Savaşı) kitabında belirttiği gibi, Avrupa’nın, binlerce yıl boyunca Amerika için istif etmiş olduğu biyolojik silahları vardı. Bunların arasında çiçek hastalığı, kızamık, grip, veba, sarı humma, kolera ve sıtma sayı­labilir. Bunların hepsi, 1492’den önce Batı Yarıküre’de bilinme­yen hastalıklardı. Son Buz Çağı sırasında Amerikan yerlilerinin uzak atalarıyla birlikte nedense Yeni Dünya’ya gelmemişti. Bel­ki de bu hastalıkları taşıyanlar yolda donarak ölmüşlerdi; belki de söz konusu mikrop ve virüsler henüz evrimleşmemişlerdi. Nedeni ne olursa olsun, Amerikan yerlileri bu hastalıklara ya­kalanmadıkları için bağışıklıkları da gelişmemişti; yeni hasta­lıklara hemen yakalandılar ve enfeksiyon aşırı ölçüde öldürücü oldu. Bir görgü tanığı, “Yerliler o kadar kolay öldüler ki, bir ispanyolun tek bir bakışı ve kokusu bile ruhlarını teslim etme­lerine yetiyor,” diye yazmıştı. Bugün bile, yalıtılmış kabileler, misyonerlerle ya da maden arayıcılarla ilk temaslarında, yaka­landıkları sıradan bir soğuk algınlığı gibi “önemsiz” bir şeyle büyük oranda yok olabiliyor. Yalnızca iki yıl içinde -1988’den 1990’a kadar- Brezilya’nın Yanomami ahalisi, nüfusunun %15’ini asıl olarak sıtma ve grip yüzünden yitirdi.

 

 

Yeni Dünya’da oraya özgü bazı hastalıklar da vardı -1498’de Avrupa’da ortaya çıkan frengi de muhtemelen bunlardan bi­riydi- ama bu hastalıklar az sayıdaydı ve kitlesel ölümlere ne­den olmadı.

Eski Dünya’nın öldürücü hastalıklarının, devrilmelerinden hemen önce Aztek, Maya ve İnka uygarlıklarının nüfusunun en az yarısını öldürdüğü artık açıktır. Sırf ölü sayısı bile orayı viraneye çevirmeye yetiyordu (Avrupa daha az şiddetli olan Kara Ölüm’den sonra bir yüzyıl boyunca yalpalamıştır), ama hastalık aynı zamanda siyasal bir suikast timiydi de; kralları, generalleri ve kıdemli danışmanları tam da onlara en çok ihtiyaç duyulduğu bir dönemde ortadan kaldırıyordu.

Büyük ölüm, tüm şiddetiyle bir yüzyıldan fazla sürdü. 1600’de, yani yirmi kadar hastalık dalgası hem Kuzey hem Güney Amerika’yı kasıp kavurduktan sonra, geriye yerli nüfusun onda birinden azı kaldı. Belki 90 milyon kişi öldü: Bu­günkü rakamlarla bir milyar kişiye eşdeğerdir bu rakam. Tarihteki en büyük can kaybıydı bu. Fethedilene de, fethedene de Tanrı gerçekten de beyaz adamın yanındaymış gibi göründü.

Bu kıyametten sağ kurtulanlar, Kolomb-öncesi dünyaya kirlenmemiş bir cennet olarak baktılar. On altıncı yüzyıla ait bir Maya kitabından:

 

 

O zaman hiç hastalık yoktu;

O zaman ağrıyan kemikleri yoktu;

O zaman yüksek ateşleri yoktu;

O zaman kimse çiçek hastalığına tutulmuyordu;

O zaman göğüsleri alev alev yanmıyordu…

O zaman tüketim yoktu…

O dönemde insanlığın gidişatı düzgündü.

Yabancılar geldiler ve burayı başka bir hale getirdiler.

 

 

 

 

Kaynak:

Çalıntı Kıtalar

Amerika’da Fetih ve Direnişin Beş Yüz Yılı

Ronald Wright

(Kitabın “Önsöz” Bölümü)

(Haritalar dışında kalan görseller sonradan ilave edilmiştir)

 

Kategoriler:Tarih
  1. sda
    07 Nisan 2014, 15:39

    Tarih ve Yaradan Hakkında Paylaştığınız Bu Alıntı Cümleleri Kınıyorum

  2. 01 Mayıs 2016, 15:32

    Reblogged this on Independent Writer Mr.Mechanic and commented:
    Gerçekten çok faydalı bir yazı herkesin okuması gereken bir bilgi kümesi adeta

  3. 01 Mayıs 2016, 15:34

    Elinize sağlık ama kelime seçimi daha iyi olabilirdi sonuçta herkesin okumasına yönelik bir yazı ama yine de teşekkürler emeğinize sağlık

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: