Anasayfa > Kültür, Tarih > Gılgamış Destanı’nda Tufan

Gılgamış Destanı’nda Tufan

Ey Tanrıların büyük üstadı, ey yiğit Enlil!
Ben, büyük Tanrıların gizini açığa vurmadım! Bilge kişi haberi düşünde almış…
O, böylece tanrıların gizini öğrendi.
Şimdi onun için bir karar vermek sana düşer!

(Gılgameş Destanı’ndan)

Bir zamanlar Dünya üzerinde yaşanmış olan büyük tufandan bahseden en eski metinlerden biri, Sümerlilerin “Gılgamış Destanı”na aittir.

Gılgamış Destanı, Mezopotamya’daki Uruk Kenti’nin efsanevi rahip kralı Gılgamış üstüne yazılmış mitolojik bir metindir. Ve geçen yüzyıla gelinceye dek unutulmuş bir çağın ürünüdür. Yüzyılımızda arkeologlar yorulmak bilmez bir çalışmayla Ortadoğu’nun kumlara ve sırlara gömülü kentlerini birer birer ortaya çıkartmaya giriştiler. O döneme kadar Nuh ile İbrahim Peygamber arasında geçen uzun sürenin tarihi yalnız Tevrat’taki “Tekvin Bölümü”nün 6. ve 9. Babları arasında anlatılıyordu. Gılgameş Destanı, bizi yeniden o çağlara geri götürmektedir.

Destanı oluşturan metinlerin ne zaman yazıldığı tam olarak bilinmemektedir. Büyük bir olasılıkla, metinler, daha önceki yüzyıllar süresince ve destanın süresince de aynı biçimini koruyarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştı.

Gılgameş Destanı Asur Krallığı’nın son büyük kralı Asurbanipal’ın (MÖ 669-631) kurduğu kitaplıkta 1853 yılında bulunmuştur.

Asurbanipal, çağının tarihsel tutanaklarıyla daha eski dönemlerin ilahilerini, şiirlerini, bilimsel ve dinsel metinlerini bir araya toplayarak, büyük görkemli bir kitaplık kurdurmuştu. Dört bir yana saldığı adamların Babil, Uruk ve Nippur gibi eski bilim merkezlerindeki arşivleri taramalarını buyurmuş, sonra da daha önceki çağlarda kullanılan dil olan Sümerceyle yazılmış metinleri kopya edip Akad-Sami dillerine çevirmişti. .

1853 yılında bulunan bu tabletlerin değeri çok daha sonraları anlaşılabildi.

Tabletler 12 bölümden oluşmaktaydı. Metindeki boşluklar Mezopotamya’ da ve Anadolu’ da ortaya çıkarlılan başka kitabelerden elde edilen bilgilerle tamamlanmıştır.

Sümerlilerde karşımıza çıkan kanatlı disk, Galaktik uygarlıklara ait bir semboldür. Aynısı Mısır ve Tibette de bulunmaktadır. Her üç toplumda da görülen bu sembol tufan öncesi uygarlıklardan olan Mu uygarlığından intikal etmiştir. Galaktik uygarlıklardan biri olan Sirius Kültürü’nü ifade eden kozmik bir semböldür. Her üç toplumda aynı sembölün bulunması bu toplumların inisiyatik geleneklerinin Mu ve Atlantis Uygarlıklarıyla olan bağlarını gösterir.

1872 yılı Aralık ayında yeni kurulan “İncil’e İlişkinin Arkeoloji Araştırma Derneği”nin bir toplantısında, uzman George Smith, şöyle bir açıklamada bulunuyordu:

“Kısa süre önce, British Museum’daki Asur tabletlerini incelerken, bunlardan birinde tufanın anlatıldığını fark ettim.”

Halen British Museum’da sergilenmekte olan Sümer tabletlerinden tufanı anlatan bölüm.

İşte meşhur 11. Tablet ve bir zamanlar yeryüzünü etkilemiş tufanın mitolojik hikayesi…

11. TABLET

Utnapiştim, Gılgameş’e dedi:

( Gılgameş )

Gılgameş, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim:
Biliyor musun Fırat’ın kıyıcığına kurulmuş o Şurrupak kentini?” Bu kent çok eskiden varken, Tanrılar bu kentin yanındaydılar. Zamanla eskidi gitti o kent, Tarınları da birlikte yaşlandı, kocadıtar. Kentte gökkubbenin sahibi ve ataları Anu, akdedan savaşçı enlil, yardımcısı Ninurta su kanallarının gözcüsü Ennugi de” vardı, Ea da onlarla beraberdi.

Tanrılar sözcüğü, daha önceki kitaplarımda da üstünde sıklıkla durmuş olduğum gibi, ezoterik bir semboldür. Bu sembolü hem dinler hem de mitolojiler kullanmışlardır.

Sümer Mitolojisi’ndeki “Tanrılar”sözcüğü de diğer Mitolojilerde olduğu gibi ‘’ Galaktik Irk’a mensup, ileri düzeydeki varlıkları sembolize etmektedir. Mu ve Atlantis Uygarlıklarına ait varlıklarda bu ırkın dünyamızdaki kısmen yozlaşmış ama yinede bu ırkla yakın akrabalıkları bulunan uzantıları konumundaydılar. Atlantis’in son dönemlerinde bu ırk daha da yozlaşmış ve eski dönemlerdeki safiyetini büyük bir oranda yitirmiştir.                .

Buradaki Tanrılar sözcüğü Galaktik Uygarlıkları ve Mu Uygarlığı’na ait ırkı sembolize etmektedir.
Sümerliler’in Mu kolonisi olan bir ırk olduğunu göz önüne. Aldığımızda yukarıda anlatılan “Şurrupak kentinde ‘Tanrılar’ın bir zamanlar bulunduğu” sözünün ne anlama geldiği kolaylıkla anlaşılabilecektir.

Zamanla bu ırkın dejenere olmaya başladığını söylemiştik. Bu aynı zamanda ‘’ Altın Çağ’ın sona ererek ‘’ Demir Çağı’nın başladığı dönemi ifade eder. Bu ezoterik bilgi, Gılgamış destanında mitolojik motifler kullanılarak şöyle anlatılmıştır.

Ogünlerde insanlar arttıkça arttılar. yeryüzü dolup taştı ve topraktan göklere doğru vahşi bir boğa gibi böğürür oldular. Enlil duydu bunu, Tanrıların danışma toplantısında: “İnsanoğlunun yarattığı bu kargaşa çekilmez oldu, gürültülerinden ne uyuyabiliyoruz bir damla, ne dinlenebiliyoruz.. ”

Bunun üzerine Tanrılar, insanoğlunu yok etmek konusunda bir anlaşmaya vardılar. Kararı uygulamak da yerin. rüzgarın ve evrendeki havanın Tanrısı Enlil’e düştü. Buna karşılık, tatlı suların ve bilgeliğin Tanrısı, sanatın koruyucusu Ea, önceden verdiği sözü tutarak beni bir düş aracılığında bundan haberdar etti.

Tufan’ın yaklaştığı bildiriliyor …

Bir düş aracılığıyla gelecekle ilgili bir bilgiye sahip olmak, mitolojilerde sıklıkla kullanılan bir motiftir. Anlatılmak istenen, gelecekle ilgili bir bilginin alınmasıdır. Burada ruhsal bir irtibat söz konusudur. Bu ruhsal irtibatla Dünya’nın geleceğiyle ilgili çok önemli bir bilginin önceden verilmiş olduğunu görüyoruz. Metnin devamında bu konu, daha açık bir şekilde dile getirilmektedir:

Kulak ver ey Şurrupaklı, ey Ubaratutu’nun oğlu! Evini yık, malını bırak, kendine bir” gemi yap, yeryüzünün nimetlerini bir yana atıp canını kurtarmaya bak hemen! Dediklerimi uygula: evini yık, kendine bir gemi yap. Yapacağın geminin ölçüleri şunlar olsun: Eni, boyuna eşit düşsün, güvertesinin üzerindeki dam da dipsiz uçurumu örten çatıyı andırsın. Bittikten sonra gemiye bütün canlı yaratıkların tohumunu al.

Bu bilgilendirilmenin konusunun, Dünya’nın yakın bir gelecekte yaşayacağı büyük bir tufanla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Metnin devamında, bu bilginin herkese açıklanmadığı da görülmektedir:

Ben, bunu anlar anlamaz Ea’ya, efendime dedim:
“İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dedinse iyi dik­kat ettim. Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?”
Ea, konuşmak için ağzını açıp bana dedi: – Onlara şunu bildir:
Enlil’in bana kızdığını öğrendim. Bu yüzden artık ne onun ülkesinde, ne de onun kentinde dolaşacak yüzüm kalmadı benim. efendim Ea ile birlikte yaşamak üzere körfeze gideceğim. Ama size sınırsız bir bolluk, ender bulunur balıklar, ürkek av kuşları ve bereketli bir hasat mevsimi verecek. Akşamüstü fırtınanın ilki sizle­re seller gibi buğday getirecek” de … ”

Geminin yapılışı …

Metnin bundan sonraki bölümünde geminin yapımı ile ilgili bilgiler verilmektedir:

Halk çevresine toplandı. Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburqasını oluşturdum. Geminin omurgası bir iku  genişliğindeydi. Kenarları iki kez on kamış  yüksekliğindeydi.

Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altı kat” yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza boldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım. Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21.600 zift döktüm. Bunun yansını saf zift olarak gemiye sakladım. Tekneciler, gemiye 10800 sırlık  getirdiler. Bunun üçte biri peksimet kızartmak için harcandı: üçte ikisini de gemici sakladı.
işçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara, ırmak suyu gibi şarap akıtıldı. Yeni yıl şölenleri gibi bir şölen oldu.

Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. Elime geçen her şeyi içine yükledim. Elime geçen her gümüşü içine yükledim. Elime geçen her altını içine yükledim. Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdım. Yabani ve evcil hayvanları ve bütün ustaları gemiye aldım.

Tufan artık gelmek üzereydi … Tufan’ın ilk belirtisi ile birlikte gemiye binip kıyıdan hızla uzaklaştıkları anlaşılıyor. Bundan sonra anlatılanlar, tam anlamıyla büyük su baskınla­rının ve depremlerin yaşandığı büyük bir trajedi.

Tufan başlıyor!…

Şamaş’ın bana “Akşama fırtınanın birincisi varıp yıkıcı yağmuru yağdırğında. gemine bin, her yan da sımsıkı kapat” dediği an gelmişti artık. Gece bastırdı, Fırtınanın birincisi yağmuru gönderdi. Ben havanın züne baktım. Hava, bakılmayacak kadar korkunçtu.

Tan yeri ağarmaya başlarken ufuktan bir kara bulut geldi. Bu bulut, fırtınanın efendisi Adad’ln bulunduğu yerde gürledi. Habercileri olan Şullat ile Haniş, dere tepe aşarak başı çektiler. Daha sonra uçurumun Tanrıları ortaya çıktı.

Nerqal, suları göğüsIeyen engelleri yıktı. Savaş Tanrısı Ninurta, her şeyi yerle bir etti. Cehennemin yedi yargıcı, Anunnaki, meşalelerini kaldırıp ülkeyi kurşun su alevlere boğdular. Fırtına Tanrısı, gün ışığının yerine karanlığı koydu: ülkeyi bir çanak gibi kırıp döktü, umasızlığın getirdiği bitkinlik gökkubbeye yükseldi. Büyük· fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bütün gün bo­ra azıttı durdu. Yol aldıkça kudurdu, halka düşmanmış gibi saldırdı, kardeş kardeşi göremedi. insanlar gök zünden bile görülmüyordu. Rüzgarlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı.

Yaşanılan bu büyük trajedi insanlık hafızasında hiç unutulmadı. Mitolojiler, efsaneler ve dini metinlerde yer alarak günümüze kadar geldi.

Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. Sonra bir den bire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Sel, bora ve su taşkınları yer yüzünü kasıp kavurdu. Yedinci günde güneyden esen fırtına dinmeye yüz tuttu, deniz yatıştı, tufanın hızı kesildi.

Tufan sona eriyor …

Önceden dalgalan bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgar dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü.

Bunun üzerine anbar kapağını açınca yüzüme bir ışık düştü. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Gözyaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım.
Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nıssır dağına oturdu.

NİSİR, ARARAT VE CUDi DAĞLARI

Az sonra göreceğimiz gibi kutsal kitaplardaki Tufan hikayelerinde de, geminin bir dağa oturduğundan bahsedilir. ‘Tevrat’ ta bu dağ Ararat (Ağrı), Kur’an-ı Kerim’ de ise Cudi olarak tanımlanır. Burada ise geminin Nissir Dağı’na oturduğu söylenmektedir.

Nisir Dağı

Bu bir yöredeki dağın ismi değildir. Burada anlatılmak istenen geminin suların çekilmesiyle birlikte deniz yüzeyinden yüksekte kalan bir bölgede karaya oturduğudur. Bu bir kurtuluş ifadesidir. Nitekim Nisir sözcük anlamı itibariyle de “kurtuluş, selamet” anlamına gelmektedir. Aynı şekilde Ararat ve Cudi isimleri de belirli bir bölgedeki dağların isimleri olarak kullanılmamışlardır.

Ararat (Ağrı) Dağı

Gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu.   

(TEKVİN: 8/4)

“Ararat” ismi “Urartu” sözcüğünden gelmektedir ki Asurca’ da aslı “Uruatri” olan “Urartu (Urardhu, Uraurta)” kelimesi “dağlık bölge, yüksek memleket” anlamına gelmektedir. 5165 metrelik rakımıyla Anadolu’nun en yüksek dağıdır.

Ağrı ilimizde, 35 km’yi aşan taban çapı, 130 km’ye varan çevre uzunluğu ile 5165 m rakıma sahip Ağrı Dağı, volkanik bir dağdır. Bu ölçüleri özellikle veriyorum. Çünkü Yahudi – Hristiyan inancına göre Nuh’un Gemisi bu dağın tepelerinde bir yere oturmuştur. (130. Sayfada Tevrat’tan vereceğimiz örneklerle bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.)

Günümüzde yapılan tüm araştırmalardan elde edilen sonuca göre son buzul çağının bitişinde yeryüzünde suların yükselmesi 150 metreyi aşmamıştır. Böylesine yüksek bir dağ…

Kategoriler:Kültür, Tarih
  1. 13 Kasım 2012, 12:51

    please, where are the Gilgamış’stones I have seen ın 1996 ın Ankara ınsıde the Hıttıte Müzesi ? There are no more there, in the new “Anadolu Medenıyetleri Müzesi ?
    Your site is really interesting, but i want more information. Çok teşekür ederim, Haabey

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: