Anasayfa > Destanlar Efsaneler Mitler > Eski Yunanda Cinler

Eski Yunanda Cinler

https://insanveevren.files.wordpress.com/2011/05/syracusemuseumterracottarelief625-600bc.jpg?w=293

Folklorik anlamda “cin” teriminin karşılığını, Eski Yunan mitolojisinde “daimon” olarak buluyoruz. İşler ve Günler adlı eserinin Soylar Efsanesi bölümünde (106-201), ölümsüz tanrıların peşpeşe beş insan soyunu yarattığını söyler Hesiodos. Titanların en ulusu olan tanrı Kronos, ilk insan soyunu topraktan değil de altın madeninden yaratmış. Bu ilk soy, tanrılar gibi dertsiz belasız, büyük bir mutluluk içinde uzun bir dönem yaşamışlar. Vakitleri tamam olunca da tatlı uykulara dalarak hu­zur içinde ölmüşler. İkinci soy ise altından daha az değerli olan gümüş madeninden yaratılmış. Fakat, ilk soy gibi değilmiş bunlar. Ergin çağa geldiklerinde taşkınlıklar yapmaya başlamışlar. Bu sırada babası Kronos’u tahtından devirip yerine geçen Olympos’daki tanrı Zeus, gümüş soylu insanların kendisine gereken saygıyı göstermemesine çok öfke­lenmiş ve hepsini yerin dibine gömmüş.

Zeus da babası gibi yeni bir soy yaratmak istemiş ve böylece üçüncü olarak tunçtan mamul insanlar çıkmış ortaya. Fakat, Zeus bu arada baş tanrı oluşundan önce yaratılan soyları da unutmamış. Altın çağın uyku­ya dalarak göçüp gitmiş insanlarının iyi birer cin (daimon) olmasını dilemiş Zeus. Ama, kendisine taşkınlık ettikleri için toprağa gömdüğü gümüş çağ soyundan olanları da yeraltı cinlerine dönüştürmüş.

Zeus’un yarattığı üçüncü soy ise, bir öncekinden de azılı çıkmış. Ara­larında savaşarak kendi kendilerini yok etmişler. Ama, Zeus bununla yetinmeyip dördüncü bir soy yaratmış. Yarı tanrı kahramanlar işte bu soydan meydana gelmişler. Dördüncü soyun devri tamamlandığında, tanrı Zeus, dünyanın sınırlarındaki adalarda ölümsüz bir hayat vermiş bu gözüpek kahramanlara. Ardından da beşinci soyu demirden yarat­mış.

Hesiodos eserinde, kendisinin demir soyundan biri olmasından dert yanar ve şöyle der: “Keşke bu soydakilerden biri olmasaydım ben. Keşke daha önce ölseydim veya daha doğmasaydım! Çünkü bu beşinci soy de­mir soyudur. Onlar, tanrıların yolladığı türlü dertlerle gündüzleri didi­nir, ezilirler. Geceleri de kıvranır dururlar. Bulabildikleri tek şey ise, be­lalarla karışık bir nebze sevinçtir.”

Hesiodos’a göre, demir çağı insanlarının da sonu gelecektir. Fakat, Zeus’un yaratacağı altıncı aksaçlı insanlar soyunun manzarası, karam­sar yazarımıza göre hiç de içaçıcı değildir. Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu’nun dilimize büyük bir ustalıkla kazandırdığı “Hesiodos, Eseri ve Kaynakları” adlı değerli çalışmayı (TTK yayınları XX:5), erken dönem Yunan mitolojisindeki tanrıları ve cinleri merak edenlere tavsiye ederim. Konumuzun dışına taşmamak için, tarihçi Herodotos’dan muhtemelen dört asır önce yaşamış bu eski Anadolu ozanından, onun memleketlisi sayılan bir diğerine, Homeros’a geçiyoruz şimdi.

Hesiodos’tan bir-iki asır öncesinde, Homeros tarafından yazıldığı ka­bul edilen İliada ve Odysseia adlı destanlarda ise cin tanımı biraz farklıdır. Bu eserlerde “daimon” terimi, herhangi bir doğaüstü gücü ta­nımlamak için kullanılmıştır. Tanrının kişiliğinden söz ederken “theos”, tanrının faaliyeti vurgulanırken de “daimon” teriminin seçilmesi ilginç­tir. Zeus’tan, Athena’dan bahsederken onları “theos” (tanrı) diye anan Homeros, insanlar üzerindeki tanrısal etkiyi ise başka türlü dile getirir: İliada 11:792 “tanrının (daimon) yardımıyla etkile onun yüreğini.” 17:98 “insan tanrı yazgısına (daimon) karşı çıkarsa, büyük bela gelir başına.” Odysseia 5:396 “kötülük dolu bir tanrının (daimon) hışmına uğramış.” 16:64 “bir tanrı (daimon) vermiş ona bu kaderi, sürünmüş durmuş.” 21:201 “keşke geri gelse o, getirse bir tanrı (daimon) onu.”

Ünlü Yunan filozofu Platon (Eflatun) da “daimon” terimini, “theos” olarak bilinen ulu tanrılar ile “heros” denilen yarı tanrı kahramanlar ara­sında tasavvur ettiği alt seviyedeki tanrılar için kullanmıştır (Rep. 3:392a). Diğer bir eserinde ise, insanın öldükten sonraki yaşamında, ru­huna öte alemde yol gösteren varlıkları “daimon” olarak tanımla­maktadır (Phaedon 107). Platon’un hocası Sokrates, vaktiyle Atina tan­rılarını hiçe saymakla ve talebelerine başka kutsal varlıklardan söz ederek gençliği baştan çıkarmakla suçlanmış ve sonunda ölüme mahkum olmuştu. Kendisini daima bir daimon’un yönlendirdiğini ve ilham verdiğini söylemekten çekinmeyen Sokrates, ünlü savunmasında Platon’a gö­re şöyle der: Apol. 27d “Peki, daimonlara tanrı ya da tanrı oğulları gözüyle bakmıyor muyuz?” Diğer yandan, M.Ö. 5 yüzyılda doğan Pla­ton ile çağdaş sayılan Protagoras ise “görmediğim, hissetmediğim tanrılardan bana ne!” diyerek tam bir tanrı tanımaz olmasına rağmen, kendi bulduğu “insan her şeyin ölçüsüdür” kuralınca, daimon’ları da insanla olan ilişkilerine dayanarak gerçekten var sayıyordu.

Platon’un tanımlamalarına bakılırsa, Sokrates’in daimon’unu bugün­kü anlamıyla bir cin olarak damgalamak mümkün değildir. Nitekim, batı literatüründe önemli bir yeri olan Platon sayesinde, Ortadoğu’nun cin tasavvurundan farklı ve belirli bir sistematik içindeki anlamı ile çok bo­yutlu bir cin kavramı oluşmuştur Avrupa toplumlarında. Cinler hakkında veya diğer konularda ufkunu genişletmek isteyenlere, Platon’un (Efla­tun) bütün eserlerinin M.E.B. Batı Klasikleri dizisinde ve ayrıca bir kıs­mının da Remzi Kitabevi’nce yayınlandığını hatırlatırım.

Eski Yunan’da cinler kapsamına alınacak en önemli doğaüstü grup Keres’tir. M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış vazo süslemelerinde, cüce yapılı ve kanatlı çirkin varlıklar olarak resmedilen bu yaratıklar, kötülüğün kay­nağı olmaktan ziyade insanlara bela getirenler olarak tanımlanmaktadır. Mesela bunlardan Hepialos, geceleri insanların kabus görmelerine se­bep olan bir cindi. Şimdi Berlin müzesinde duran iki kulplu bir vazoda, yarı tanrı kahraman Herakles’in boynundan yakaladığı resmedilen bir Ker de çirkin suratlı, ince iki kanatlı ve bir metre boyunda gösterilmiş­tir.

Porphyry’ye göre, insan temiz olmayan gıdalar yerse, ağzını açtığın­da içine hemen bir Ker girer ve hastalanmasına yol açarmış. Üstelik, bu cinler özellikle et gibi kanlı gıdalarda yuvalanırlarmış. O devirlerde mik­ropların başka türlü tanımlanmasına imkan olmadığını düşünürsek, bu açıklama hiç de mantıksız sayılmaz. Hesiodos bile Pandora Efsanesi’nde (Erg. 90) “Eskiden yeryüzündeki ölümlü insanlar dertsiz ve kay­gısız yaşarlardı, Ker’lerin getirdiği hastalıklara bulaşmadan.” der. İhti­yarlığın da bir tür doğaüstü gücün etkisiyle meydana geldiğini düşünü­yordu Eski Yunanlılar. Louvre müzesindeki M.Ö. 5. yüzyıldan kalma kır­mızı bir amforun üzerinde, Herakles’in, kamburu çıkmış bitkin ve yaşlı bir adamı balyozu ile öldürürken resmedildiğini görüyoruz. İhtiyar figürünün yanında ise “Keras” yazısı vardır ve bu figür, Homeros’un Odysseia ll:398’de sözünü ettiği “Ölüm Ker’i” ile aynı anlamı taşır.

Ancak, Eski Yunan’daki “Ker” kavramını kapsamlı bir animizm için­de değerlendirmek gerektiğini unutmamalıyız. Hastalığın, belanın, kabu­sun, ölümün birer Ker olması, animist realite normlarına göre, henüz açıklanamamış doğa kanunlarının insanlar üzerinde nasıl çalıştığını gös­termesi ve antropomorfist bir ifade ile hangi aracın bu işlemde rol aldı­ğını tanımlaması açısından hiç de saçma sayılmaz. Fakat bu tür bir ta­nımlamanın, doğayı sadece belirli bir açıdan yorumlama ihtiyacından doğduğunu da unutmamak gerekir.

Bu kanatlı cinlerden bir kısmı dişi olup “Harpia” adıyla tanınırlardı. Şiddetli fırtına ile birlikte saldırdıklarında, Harpia’lar önlerine gelen her şeyi savurup mahveder, ölenlerin ruhlarını öte aleme taşırlardı. Aynı za­manda, doğumla birlikte gelen bebeğin ruhunu kapıp kaçıranlar da sivri pençeli, kanatlı dişi Harpia cinleriydi. Ruhun bir nefes gibi olduğu düşüncesi, ölen veya doğan bir insanın ruhunun da nefese benzer esinti ile taşınacağı inancına yol açmış ve sonunda bu taşıyıcı varlıkların fırtına veya rüzgarlarda bulundukları yorumunu yaratmıştı. Yani, insanlar önce bu tür bir cinin faaliyetini görüp daha sonra açıklamasını yapmak yeri­ne, nasıl olduğunu kavrayamadıkları bir doğa olayını önce kendilerine göre yorumlamış, daha sonra da bu yorumda yer alan doğaüstü güçleri kişileştirme yolunu seçmişlerdir. Fakat, 25 asır öncesine göre normal sayılan bu empirik olmayan akıl yürütme, günümüzün bilgi ve tecrübe birikiminde yaşayan bir insana göre hiç de mantıklı sayılmaz. Buna rağ­men, halk arasında hala aynı ilkel düşünce kalıplarının bulunması, cin­lerin gerçek olmasından çok ilkel seviyede düşünmekten öte bir faali­yette bulunamayan insanların ne kadar yaygın olduğunu göstermekte­dir.

Yüz ifadeleri ile meşhur cinler ise “Gorgon” sınıfına girerler. Bunla­rın içinde en tanınmışı, Perseus’un kafasını kopardığı Medusa adındaki dişi cindir. İnsanın kanını donduran bakışları, dışarı sarkık dilleri ve buz gibi bir ifade ile sırıtan korkunç yüzleri ile Gorgon’lar canavar ruhlu ya­ratıklar olarak düşünülmüşlerdir. Gorgon eğer kalbi temiz olmayan bir insana görünürse, onu anında taşa çevirerek öldürürmüş. Bu arada Si­ren türü cinleri de unutmamalıyız. Dilimizde “deniz kızı” denilen si­renler, belden aşağısı balık gibi olan ve güzelliği ile denizcilerin aklını başından alan yaratıklardır. Odysseia destanında (12. bölüm), büyücü Kirke tarafından önceden uyarılan kahraman Odysseus, Sirenlerin bulunduğu adaya geldiğinde, denizcileri tatlı sesleriyle büyüleyip gemile­rin kayalıklara çarpmasına sebep olan bu cinlerin şerrinden, arkadaşları­nın kulaklarını balmumu ile tıkamak suretiyle kurtulabilmiştir.

Erinys türü cinler ise daha çok öldürülmüş insanların intikamını alan dişi yaratıklardır. Erinys’leri diline dolamayı pek seven Aeschylos, Agamemnon – Khoephoroi – Eumenides trilogiasında, ana katili Orestes’in bu öç alan cinlerden neler çektiğini uzun uzadıya anlatmıştır. Çok sonraları ise, Erinys’ler cehennem zebanileri olarak düşünülmüş ve Tartaros’da (ölüler ülkesinin dibi) kamçılar ve yılanlarla ruhlara eziyet eden Erinys’ler, Latin şairi Virgilius’un Aeneis destanındaki ürkütücü manzaranın baş kahramanları olmuşlardır.

M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Trakya’dan Yunanistan’a ve Güney İtalya’ya kadar uzanan bir alana yayılan Orpheus tarikatında da tanrılar­dan ziyade daimonların önemli bir yer aldığı görülür. Aslında, bu tarikatta mistik anlamda çok yönlü bir tektanrıcılık inancı hakimdi. Olympos’un tanrıları ismen geçerli olsalar bile, bunlar doğrudan ilişki ku­rulması mümkün olmayan tek bir tanrıyı tanımlamaya yarıyorlardı. İşte bu tek tanrı, Orpheus kültünde karşımıza bir daimon olarak çıkmakta­dır. Bacchus ve Eros gibi, Orpheus inancının temel taşını oluşturan Dionysos da bir daimon’du. Bitki, hayvan veya insan biçiminde görünebilirdi. Zamanla Phanes adını alan Dionysos, böylece tamamen tanrısal gücün simgesi haline geldi. Eski Yunan’a dışardan giren bu mistik akı­mın özündeki dişilik faktörü ve tanrısal birleşmedeki rolünün etkisi, da­ha sonra Avrupa kavimlerinde Hıristiyanlık anlayışını farklı temellere dayandıran ana unsurlardan biri olmuştur.

Halk olarak Eski Yunanlılar daha çok yeraltı dünyasının varlıklarına yönelik bir ibadet biçimine önem vermişlerdir. Olympos tanrıları adına düzenlenen şenliklere rağmen, halkın kthonian (yeraltına ait) tanrıların (daimones) getireceği belalara karşı önlemler almak üzere, bu güçlere şirin gözükmek amacıyla, kendilerini sürekli ayinler yapmaya mecbur hissettikleri anlaşılmaktadır. Hiç beklenmedik yerde ortaya çıktığı varsayılan bu cinlerin şerrinden korunmak için, herbirine uygun tütsüler ve dualarla, belirli vakitlerde kurbanlar vermişler. Ancak, bu işlemin yeterli olmadığını gördüklerinde, tanrısal güce sahip olabilmek ve böylece ye­raltı cinlerinin getirdiği belaları defedebilmek için, özel inisiyasyon ayin­lerinin temelini atmışlardır.

Kaynak: Haluk Akcam

 

 

  1. miko
    22 Mart 2012, 14:00

    Rivayetler eşliğinde bir şeyler söylemek istiyorum;
    Hz. Adem yer yüzüne geldiğinde gece ve günüdüzle tanışmış, Cennetin eminliğinden dünyanın zelilliğine düşmüştür. tabi ki dünyada bulunana yırtıcı hayvanlar kana susamış olarak doğaları gereği yaşarlarken Hz. Adem bunların seslerinden ve varlıklarından bir insan olarak elbet korkmuştur. rivayete göre o zaman görünür olduğu söylenen şeytan bunun farkına varark çocukların (cinlere) bu hayvanların sekıllerıne girerek ve onların seslerini taklit ederek Hz. Adem i ve soyunu korkutmalarını istemiş. nitekim çok tanrılı dinler diye tanımladığımız sey yukarıda yazarında belirttiği gibi hep hayvan figürlü korkunç yaratıklar yada diamonlar olarak tasvir edilmiş ve bir zaman sonra amacında cıkarak tanrılaştırılmışlardr. diğer yandan iyi olarak nitelendirilen diamon yada tanrıların, doğa kanunları (rüzgarlar, bahar, yağmurlar) veya melekler yada görevli iyi varlıklar olma ihtimali mevcuttur. yazar katılmadığım tek konu ise bunu ilkel bir inanç olarak ele alması. Kur’an-ı Kerim açık açık onların varlığından bahsetmektedir aksi düşünülemez. hatta Hadislerde her insanın kalbinin üzerinde bir şeytan olduğuda rivayet edilir. saygılarımla

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: