Anasayfa > Tarih > Engizisyon: Tarihçesi, Amaçları, Uygulamaları, Yöntemleri

Engizisyon: Tarihçesi, Amaçları, Uygulamaları, Yöntemleri

İznik konseyinde tartışılan önemli konulardan  bir taneside daha önce hakkında dolaylı göndermeler yapılan Şeytan’dır.  Felsefi terimlerle varoluşun özünden önce varolan Şeytan hakkında bir teori yoktur.  Konsiller bu eksikliği kısmen gidermeye çalışmışlar , koseyi örgütleyen Constantinus için önemli teoriler ayıklanmış , kendisini imparatoru ilan ettiği Hristiyanlığın her yöne dağılmasının önüne geçerek Musa dinine varmasını engellemiştir.

İznik Konseyi disipliner bir toplantıdır. Konsey için tehlikeli bir Şeytan kavramı öne süren Arianusculuğu dışlamıştır. Konsey sonrasında ” Doğrulmuş, yapılmamış ” sözleriyle özetlenen Baba ile oğul düşüncesiyle tartışmalara son verilerek tutanaklar konseye katılanlara imzalatılır. Bu tutanakları imzalamayı red eden Arianusculuğun babası Arius ve iki piskopos, iki Ptolemais ve Marmarisli Theonas derhal aforoz edilerek kapanış törenlerine davet edilmez. Genç Kilise Şeytanın İsa yaratısı olmadığına karar vermiştir.

Arius

Konuyla ilgili spekülasyonlar bitmemiştir, laik bir eğitim süzgecinden geçip daha sonra piskopos olan Priscillianus IV. yy son çeyreğinde oldukça çileci vaizler vermeye başlamış, yerel piskoposlar bundan hiç hoşlanmamıştır. Priscillianus şeytanın olağan üstü güçlerini göstererek dinleyicileri oldukça fazla korkutmaktadır. Bu yöntem tamamen doğu kökenli Enkratizm yansıması olup, tüm insanlığın lanetli olduğunu, evliliği, et ve şarap tüketilmesini red etmektedir. Priscillianus Enkartist olmakla suçlanmış, onun görüşlerini benimsemiş olan bir kadın kara büyü suçlamasıyla canlı canlı yakılmıştır.  Bu olay engizisyonun kaldırılmasına kadar iğrenç büyücülük davalarının öncülünü oluşturmaktadır.

Priscillianizmin kurucusuyla birlikte ölmesi gerekirdi, işin dahada tuhafı Priscillianizm diye ortada bir öğreti yoktu. Bu tamamen Kilisenin kendi hayal gücü ile üretmiş olduğu söylemlerin ötesinde başka bir şey değildi. Priscillianus’un ölümünden sonra yandaşları tarafından önce şehitlik mertebesiyle sonra ise ona ait olmayan sözde öğretisini yaymaya başladılar.

Daha sonra Toledo konsili bunu çürütmeyi denedi , fakat ortada çürütülebilecek tek bir çeviri hatasına rastlanmadı. Priscillianus yunanca agenitos kelimesini ” doğumu olmamış”  olanı “doğumsuz” olarak cevirmiş bunun sonucu olarak kuşaklar boyunca insanların odun ateşinde yakılmasına sebep olmuştur.

563 yılında Galiçya’da toplanan ikinci konsil olan Braga Konsilinde iki piskoposun kötü niyetiyle ;

8. Din kuralına göre   ” İblis yeryüzüne bazı şeyler getirdiğinden, priscillianus’un öğrettiği gibi, gökgürültüsünü şimşekleri, fırtınaları ve kuraklığı onun yaptığına kim inanırsa aforoz edilir “

Priscillianus böyle bir şey söylememiştir, ona atfedilen öğüdün arkasında yatan insanları fazla korkutmaya başlayan Şeytan imgesinin etkisini azaltmaktır. 12. din kuralının çürütmeside bunun kanıtıdır ;

” Her kim ki,  Mani’nin ve Priscillianus ‘un ileri sürdüğü gibi, insan bedeninin oluşumunun ve kadının bağrındaki gebeliğin İblis işi olduğunu ileri sürer ve bundan yola çıkarak tenin yeniden dişilişine inanmazsa aforoz edilir”

Uzun bir büyücü avı mevsimi başlatılmış, Lucifer şeytanlaştırılmış fakat bunun sebebini hiç bir teolog açıklayamamıştır. Yaklaşık yedi yüzyıl sonra da pek ileri gidilmemişti. On ikinci piskoposar meclisinde dördüncü Laterano Konsilinde, 1215 yılında toplanan piskoposlar 1. yasa maddesi olarak ;

” Şeytan ve cinler de Tanrı tarafından yaratılmışlardır ; ancak yaratılışları sırasında kötü değillerdi ; kendi hataları yüzünden kötü olmuşlardır ve o zamandan bu yana insanları kışkırtmakla meşguldürler. “

Şeytan ve cinlerin niye kötülüğü seçtikleri konusunda açıklama yoktur, ancak bu yine de kilisenin bu konu hakkındaki ilk resmi tavır alışıdır. Bu açıklama şeytana önemli bir güç atfenin önüne geçememiştir. Bir çok hastalık, doğa olayı ve bilimde bunların içine katılarak şeytana atfedilmekten kurtulamamıştır. Mekanik saatin mucidi, keşiş Gerbert d’Aurillac papalık tahtına çıktığı zaman bile kötülükle işbirliği yaptığı kulaktan kulağa fısıldanmıştır.

Teologlar şeytanın kurtuluşunun mümkün olup olmadığını tartışmalarının  ,  başlamasıyla birlikte batı dünyasıda Engizisyonun kaldırılmasına kadar olan süreç içerisindeki tanrı adına işlenen suçlar, büyücülük gibi nedenlerle insanlık tarihinin en uzun cinayet dalgasına girilmiş oldu.

Artık her yerde şeytan görülmektedir katedrallerin sundurmalarında, kilise kürsülerine yontulmuştur. Bir pan vucudu, keçi kıçı, insan gövdesi ve sefih bir el ile betimlendirilir.

Pan ve Afrodit

Gnostik mistisizm ile ahlaksızlıklar arasında parçalanmış olan bu dönem açık bir cinsellik takıntısınıda beraberinde getirir. Ortaçağın kurucularından kabul edilen kilise ve devlet adamı Sevillalı İsidora , şehvetperest düşmüş melekler ve zina işleyen , uykuda kadınların koynuna giren erkek şeytanlar halindeki cinlerin son derece çeşitli olduğuna inanmakta , Bohemyalı Dusien’ leri bu erkek şeytanlarla sürekli olarak şeytansı aşklar yaşamakla suçlamaktadır.

İnsanlara önemli engellemeler getirildiğinde bu ilişkilerin engellendiğine ikna olanlar da vardır. Ünlü cinlerle ilişkiye girdiğine kendini ikna etmiş bir dolu kişi oluşmuştur. Otuz yıl boyunca Azize olarak kabul edilen Kordoba Rahibesi Madeleine de la Croix itirafında  ;

On iki yaşından bu yana erkek şeytanlar Balban ve Patoino’yla birleştiği ve hatta keçi bacaklı, insan gövdeli kır tanrısı yüzüyle iffetsizlik ciniylede birleştiğini söylemiştir. Bu son derece fantastik hikayeler tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Genç kızların erkek şeytanların tecavüzüne uğraması en popüler olanlanıdır. Bu ilişki sonrası doğan cocuk canavar görünüşlü olduğu kimilerince iddia dahi edilmiştir.  Kimilerine göreyse Kabil ‘in, Büyük İskender’in, Platon’un, bir peri olan Melüzin‘in, Luther’in ve tüm Hun (Türk) milletinin dişi yada erkek şeytanların çocukları oldukları kabul edilmektedir. Bu saçmalıklara yüzyıllar boyunca papalar, kardinaller, teologlar, keşişler , müminler ve köylülerde dahil olmak üzere katıldılar.

Batıl inancın bu yıkıcı öfkesinin Fransız devrimiyle kesilmeye başlanmasına kadar şeytansı deliliğin en ünlü ve gizemli kahramanlarından biride Jean d’Arc olmuştur. Kızoğlan kız olduğu söylenen d’Arc’ ı yargılayan Beauvais piskoposu Pierre Cauchon  onu büyüyle suçlamıştır ;

” Kızoğlankız denen, yalancı, zararlı, halkı kışkırtan, kahin, batıl inançlı, tanrıya küfreden kibirli, İsa’nın inancına uymayan, tafracı, putperest, vahşi, sefih, şeytanların himayesindeki, dönek, dinden ayrılmış ve sapkın Jean “

İngilizlerin ve Kilisenin uşaklığını yapan mahkeme Priscillianus’u mahkum etmiş mahkeme gibi odun yığınlarında yakma cezası vermiştir. Bir yargıç Adamotuyla ne yaptığını sorar, şeytansı olduğu söylenen bir köktür, d’Arc böyle bir kökün varlığından haberdar olmadığını söylemesine karşın mahkeme iki göğsünün arasında sakladığını ileri sürecektir.

d’Arc

Bu suçlama modern zamanların en büyük kusurlarından bir tanesinide ortaya çıkaracaktır, farklılığın şeytanla özdeşleştirilmesi. Normal olmayan her şey şeytansıdır. Bu, phtonos ‘un Yunanlılarda Arzu ‘nun değişik bir biçimidir, ” çok” olan her şey, çok güzel, çok iyi çok zeki, çok cesur, çok masum olan her şey özünde şeytansıdır, böyle olmalıdır. Sıradan bir insan sahip olduklarından daha fazlasını isterse bu şeytansıdır. Demokrasi kavramının en kötü temellerinden biride budur. Kimsenin komsusunun ineğinden daha fazla ineğe sahip olma hakkı yoktur. Bu şeytanın özünde son derece toplumsal olduğunun tipik bir göstergesidir. Bu komşusunun tenceresinden daha fazla dolu bir tencereye sahip olabileceğini düşünemeyen çileci mantığıdır. Bu da batıl inancın her zaman popüler ve ayak takımına özgü olmasına ve kurallarının her zaman kaba saba ve en yoksul olanlar arasında başarı sağlaması şaşırtıcı değildir.

Bu takıntıların kökleri politikanın derinliklerinde yatmaktadır ve tek örnekte d’Arc değildir. Örneğin Güzel Philippe, Templier tarikatının hazinesine sahip olabilmek için onları büyücülükle suçlamış yedi yıl süren dava sonucunda ustaları Jacques Molay 1314 tarihinde yakılmıştır. 1318-26 arasında bu davaları onaylamak için XXII. Jean şeytana tapınmayla ilgili üç mühürlü emri bulunmaktadır. Bu papa’ya Avignon Bankacısı denilmektedir. 1302 ‘de selefi VIII Bonafatius, İsa ve havarilerinin yoksul olduklarını söyleyerek para kazanmanın onun öğretisine ters olduğunu ileri sürerek küçük keşişleri mahkum etmiştir. Bu hristiyanlık tarihinin olağan üstü dönemlerinden biridir. Bu dönemle ilgili anılarını yazan mühürdar Alvaro Prelayo ” Din adamlarının odalarına girdiğimde önlerinde yığınla biriken paraları  tartmak ve  saymakla meşgul sarraf ve yüksek rütbeli papazlarla karşılaştığını yazmıştır.

Kraliyet iktidarları ve dinsel organizasyon düşmenlarını korkutmak ve iktidarlarını korumak için şeytanı kullanmaya başlamışlardır. Şeytan Mezapotamya ve İran’da olduğu gibi iktidarı korumanın bir anahtarı olmuştur. Halk ne kadar cahil tutulursa iktidarı korumak o kadar kolay olacaktır. İnancın, yani Hristiyanlık inancının politize olması Reims piskoposu, Frankların sıkı savunucusu, Therouanne Arras ve Laon piskoposluğunun kurucusu Aziz Remy ‘nin kara bildirgesinde açıkça görülür,

” Taktir ediniz ki oğlum, Fransa krallığı Tanrı tarafından , İsa’ nın tek kilisesi olan Roma kilisesinin savunması için önceden seçilmiştir. Bir gün , bu krallık tüm diğer krallıklar arasında büyüyecektir. Roma imparatorluğunun tüm sınırlarını kapsayacak ve dünyadaki tüm diğer krallıklara boyun eğdirecektir, sonsuza kadar var olacaktır. “

Orta çağın tüm karanlık tarihi boyunca masum halk bu tür şaçmalıkları zırvalayanların kurbanı olmuştur. Katalonya engizisyoncusu Nicolaus Eymericus engizisyonun üretmiş olduğu en korkunç kişilik olmuştur. hakkındaki şikayetler sebebiyle şefleri tarafından bile red edilmiştir. Yazmış olduğu Engizisyoncuların El Kitabı adlı eserinin birinci bölümünde şeytana tapınmanın üç türünü tanımlamıştır. Tapma , şeytanı günlük yakarak yüceltmek ve onun huzunda kendini kamçılatmaktan ibarettir.  Ululama, cinlerin adlarını ermişlerinkiyle birlikte anmak, çember kullanımı, aşk iksiri, tılsımlar, muskalar ve büyülü yüzüklere baş vurmak gibi ilginç uygulamalar Fransız hukuk siteminin gündemine bile girmiştir. O dönemde bu türden saçma sözler yasa gücünde olması insanı doğrudan odun yığınlarına götürmektedir.

Engizisyon resmi olarak papa III. Lucius ile imparator Kızılsakal Friedrich arasındaki gizli anlaşma sayesinde 1184 yılında kurulmuştur. Mahkeme  laik kol , sapkınlar , bölücüler  üzerinde baskı kurarak mal varlıklarına el koyma ve vatandaşlıktan çıkarma ile ilerleyen süreçte 1197 yılından itibaren Aragonlu II. Pierre kararnamesi ve Papa III.Innocentius sert hükümleri sayesinde idamlara kadar uzanmıştır.

1054 yılından itibaren Doğu Kilisesinden ayrılan Roma Kilisesi kendini evrensel yasanın tek koruyucusu ve Roma’nın tek mirascısı kabul edilmesini ister. Bu nedenle politik iktidara ve para gücüne ihtiyacı vardır. mahkemenin kurularak idama kadar giden sürecinde kilise ve tacın kendini koruma güdüsü etkili olmuştur. İdamlarda sadece din adamlarının iktidarı değil prenslerinde çıkarları korunur. Bu kararlarda ne merhamet vardır nede adalet. Aziz İoannes Chrysostomos’un bir insan öldürmenin asla bu dünya üzerinde kefareti olmayacağını beyan etsede kimse tarafından dinlenmez.

İoannes Chrysostomos

Tüm bu toplumsal baskılara karşın ufukta ciddi bir tehlike vardır, Katharlar. Kathar , katharos , yunanca katışıksız anlamındadır. Kilisenin ilk beş yüzyıl boyunca kurtulmak için yapmış olduğu Gnostisizm (Gerçek Hristiyan Kültü)  kısmen değişikliğe uğrayarak tekrar hortlamak üzeredir. katharlara göre şeytan hem bir tanrı hemde bir prenstir. İsa krallığıda bu dünyada değildir. Tüm günahların kefaretinin ödendiği yer Araf ‘tır. İnsan ölümünden  önce yeniden yaratılmışsa buraya giremez. Yeni bir reenkarnasyondan yeni bir yaşam döngüsüne geçer. İsa yaşamın soluğuydu ve Katharlar kendilerini onun elçisi  olarak tanımlamaktaydılar.

Kiliseyi oldukça fazla kızdıran şeyler vardır bunlardan en önemlisi Tanrının insanda cisimleşmesini red eden Roma Kilisesi düşüncesini red etmeleridir ki, bu açıkça İznik Konseyinde oluşturulmuş bir dine meydan okumadır. Aynı zamanda İsa adına satın aldığı düşünülen vaftizi red eder, ruh vaftizini, consomalentum’u kabul ederler. Kilise ve rahipler paralel olarak örgütlenmiş, bu öğreti içerisnden seçilmiş seçkinlerin önünde diz çökerek sadece Tanrı adına dua edilir.

Din adamlarının bu organizasyonu piskoposluk makamını tehlikeye düşürmektedir. Olay önce teolojik nedenlerle başlayıp mali düşüncelere gitmektedir. Vaftiz olmayı red eden katharlar; mayasız ekmek ve şarabın İsa’nın et ve kanına dönüşmasi doğmasını red edip,  Kutsal ekmeği sadece paylaşırlar. Bu sadece simgeseldir ve İsa bedeniyle ilgisi yoktur.

Katharcılık Albi bölgesine Tarkyadaki Bogomillerden, yani Bulgaristandan kaynaklanıyordu. Katharlara alaycı şekilde Bulgar denmesinin sebebide budur.

 

 

Bosnada ve Balkanların farklı yerlerindede raslanılan hareket, Bogomile adlı bir Rus papazın kışkırtması ile X yy. ikinci yarısında başlamıştır. Bu papaza göre ne kilise kurumu ne de öğretisi halkın ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Bizans kilisesinin halktan kopuk şatafatlı yaşamı bu papazı oldukça sinirlendirmektedir. Bulgarlar ve Bizans arasındaki tarihsel düşmanlık , Bulgar katili II.Basileios 1018 yılında Bulgarların ilk  krallıklarını vahşi bir şekilde ortadan kaldırmasıyla şiddetlenmiştir. Bogomile özünde politik bir isyandır, Bogomile Katharcılığının ortaya çıkışı ile Bulgar Krallığının  düşüşü aynı zamana denk gelir. Bizansın düşmanı olan bulgarlar otomatik olarak hem papanın hemde tanrının düşmanı olmaktadır.

Gnostisizmin balkanlarda çıkardığı gürültü karşısında batı kilisesi oldukça rahattır ve Bogomilleri şeytanın destekçileri olarak suçlar.  Keşiş Euthyminos Zigabenos bir dönem ismi Konstantinapolis olan İstanbul’dan şu satırlarla seslenir ;

” Hristiyanların ruhlarını yanıltmak , onları tanrının ellerinden koparıp almak ve kendi babaları şeytan’ın ellerine teslim etmek amacıyla tüm Bizans devletini arşınlıyor ve güneşin altındaki tüm Hristiyanlarla ilişkiye giriyorlar “

Zigabenos ‘a bir çok Bizanslı yazar ve Rahipte eşlik eder.  Bununla birlikte imparatorluk içinde Bogomil sayısı hızla artmakta ve Aleksios Kommenos bu artış karşısında sert tavır alır ve Bogomillerin başı Basileios ‘u odun ateşine gönderir ve sonucunda odun ateşininde sapkınlığı söndüremediğini söyler.

Bogomiller avrupanın yanında Kiev krallığına kadar yayılmıştır. Bizans yönetimi tüm bu gelişmelerden oldukça endişelidir. Slav dilinde eğitimin yapılmaya başlanmasına kadar bölgede sessizlik hakimdir. Papa X. Jean kilisenin eski düşünü gerçekleştirmeye karar verir ve kilise ayinlerinin yunanca veya latince yapılmasını zorunlu kılar. diline bağlı halk bu karara isyan eder ancak kilise otoritesini arttırır. Slav kökenli din adamlarının kiliseleri kapatılır görevlendirilmeleri yapılmaz.

Şeytanı yok etmek isteyen Roma bu isteğin fitilini artık kendi ateşlemiştir. Bu arada Bogomiller Fransaya kadar uzanmış Albi civarında yoğunlaşmışlardır. Bu bölgedeki kathar Kiliseleri güçlenmeye başlamış Roma – Kathar kiliseleri ikilemi ortaya çıkmıştır. Halk kendilerine iyi davranan katharları koruyor Roma kilisesinin şeytanlık suçlamalarını duymaza geliyordu. Bölgede katharlar güney soylularının dahi desteğini almış olmasına karşın katharcılığa karşı haçlı seferine engel olunamadı. Papanın resmi elçisi kuzey birliklerinin başına atanan Citeaux rahibi Arnaud-Amaury Beziers’yi ele geçirdiğinde kendisine sorulan , Katoliklerle sapkınların nasıl ayırt edileceği sorusuna ” Hepsini öldürün tanrı kendinden olanları ayıracaktır ” söylemi ile katliamın şiddetini gözler önüne sermiştir.

Başlayan bu savaş oldukça şiddetlidir. Katolik kuzey  Albilili güneye karşı savaşır. Fransada Katharcılık son piskoposları 1326 yılında Carcassone ‘da canlı canlı yakıldığında gücünü kaybetmiştir. Son İtalyan meslekdaşıda beş yıl sonra odun yığınları içerisinde peşinden gitti. Kathar kültürüde kendisiyle birlikte taşra kültürünüde sona erdiriyordu. Latince ve yunanca kilise dili olarak daha bir güçlenmiş Roma kilisesi için mutlu sonla bitmiştir. Yakılan ve ele geçirilen tüm servetlerine Kilise el koymuştur. Bu yağma hareketi Kiliseyi öyle iştahlandırmıştır ki, katharların haricinde mağribilere, yahudilere, zina yapanlara, simyacılara, önlerine kim gelirse saldırıp paralarına el koymuşlardır. Artık şeytan verimli bir ticari fon olmuştur.

 

 

Büyücülükle suçlananların sivil avukatları kendilerine kalmış olan Roma Hukuku ilkelerine dayanarak , dünyevi otoritenin dosyalara ulaşma hakkını olmasına itiraz ettiklerinde devre dışı bırakıldılar. Yüksek mahkeme mahkemenin tanıdığı bir avukatın davaya bakmasına izin verdi, böylece suçlananın hiç bir hakkı kalmadı. Tanık çağırma ve avukat görüşmeleri engizisyon denetiminde yapılmasına izin verildi. Hitler ve Stalin yargılamalarını lanetleyen günümüz söylemleri engizisyonun bu mahkemeleri aratmayacak derinlikte olduğunu görmelidir. Ne Gestapo, ne de NKVD-KGB yeni bir şey icat etmiş değildir, sadece taklit etmiştir.

Tüm bunlar olurken skolastikler şeytan ve cinler hakkında yarışırcasına tartışıyorlardı. Yves de Chartes cinlerin kuşlardan daha hızlı olduğunu öne sürüyor, Hildebert du Mans Aziz Brunonun belirttiği üzere şeytanın yerde değil havada olduğunu doğruluyordu. Autunlu Honore şeytanın peşinden gitmiş meleklerin sayısına ilişkin şaşırtıcı değerlendirmelerde bulunur, dokuz melek sınıfı kabul edildiğinden her sınıftan bir kaç meleğin düşmüş olduğu sonucunu çıkarır. Nüfusun sürekli artış eğiliminde olduğu düşünülürse kişi başına düşen şeytanda doğal olarak azalacaktır. Deutz rahibi Rubert ilginç bir fikir öne atmış, Tanrı başka meleklere örnek olması için şeytana pişman olması için süre tanımış  şeytan bunu dikkate almamıştır. Ünlü Dominiken magnus Albertusa göre cinler havada uçmaktadırlar ve insanları baştan çıkaran erkek ve dişi şeytanlar bir gerçekliktir.

Genel olarak bir çok kişi kendi bakış açısı ile düşünceler öne sürmüştür. Şeytanla ilgili te ortak nokta Roma kilisesinin savaş açmış olduğu kişi ve gruplar olmuştur. Ortaçağ engizisyonunun yaratmış olduğu şeytan takıntısı tüm kıta üzerinde oldukça derin izler bırakmıştır.  Büyücüler envanteri çıkarılmış 72 cin prensin ve onlara bağlı 7.405.920 cinin varlığı kayıt altına alınmıştır. 6 tane cin tümeni olup her bir bölük 666 bölükten oluşan 66 birlik içerir, bir bölükte 6.666 cinden oluşmaktadır.Orta çağ boyunca tüm bu zırvalıklara inanılmış , ne kadar çok zırvalık üretildiyse o kadar çok dinleyici kitlesi bulmuştur.

Her yerde büyücüler türemiştir, özellikle çirkin kadınlar büyücülük yapmaya başladı. Dönemin en karanlık düşünürlerinden ve her ikiside Dominiken olan İnstitoris denen Henry Kraemer ve Jacques Sprenger bu konuda dönemin en çok satan kitabını, Malleus Maleficorum ya da Büyücülerin Çekici yayınladılar. Bu engizisyoncuların  ilk kitap değildi, daha öncede Eymericus bir tane yazmıştı. Ancak bu kadar popüler olmamıştır, 34 baskı yapan kitap bugün bile dolaşımdadır.

 

 

Bu kitaptan bize ulaşan cinlerin bedeni ele geçirdiği fakat ruhları ele geçirmediğidir, çünkü cinin meleksi özü insan özüne karışamaz.

Tüm bu karmaşa içerisinde asıl şaşırtıcı olan ise Albililerin katledilmesinden sonra kıta coğrafyasının kana boyanmasıdır. Şeytan ve büüyü fikri insanın ruhuna işlemiş başka bir şeyle ilgilenemez hale gelmişler, insanlar bir birlerini büyücülükle suçlamışlar, yalancı şahitlikler yapmışlar, konuyu egoları için sınırsızca kullanmışlardır.Konu dışında kalamk istemeyen sanatçılar, yazarlar, şairler, ressamlar bolca eserler vermişlerdir. Fransada 1789 Devrimiyle büyük ölçüde hırpalanan Engizisyon avrupanın geri kalanında varlığını sürdürmüştür.

 

 

Nihai darbe 1808 yılında Madrid’e girdikten sonra engizisyonu feshetme kararı aalan Joseph Bonaparte tarafından indirilmiştir. 1813 yılında Cortes’ ler engizisyonunİspanyol anayasası ile uyuşmadığını ilan eden olağan üstü meclis topladılar. Roma bunu derhal protesto atti, sürgünden dönen VII Ferdinand ‘a tekrar engizisyonu kurdurttu. Mallarını kaybeden engizisyon oldukça zayıf düşmüştü. Papa 1816 yılında eğitimli kesimi kaybetmemek için mahkemenin uyguladığı işkenceyi kaldırttı, ancak çok geçti. İspanya 1920 Liberal devrimin ardından mahkemeyi tekrar ortadan kaldırdı, ardından Fransa seferi sırasında Angouleme Dükü tekrar uygulamaya koydu nihayet 1820 yılında Kraliçe Cristine tarafından kesin olarak ortadan kaldırıldı.

Alçaklığın tarihinin en karanlık dönemi böylece kapanmış ancak şeytan Roma kilisesine  yenilmemiştir.



Kategoriler:Tarih
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: