Anasayfa > Astronomi - Uzay, Bilinmeyen, Tarih > Babil Kayıtlarında Marduk

Babil Kayıtlarında Marduk

‘Nineveh ve Babil Yıldız gözlemcilerinin Raporları’ adlı belgeye ve Zecharia Sitchin’in söz etmediği, ama oldukça kritik önem taşıyan bir başka astronomi kaydına, Marduk’un göklerde izlediği yola ilişkin başka ipuçları veren kısa bir paragrafa göz atalım:

Marduk, ortaya çıktığı anda

Umunpauddu’dur

İki saat (?) yükseldiğinde Sagmigar olur

Meridyen geçişini yaparken de

Nibiru’dur

Burada, Marduk olarak adlandırılan gök cisminin göklerde izlediği yol tarif ediliyor ve farklı konumlarının koordinatlarına eski Sümer diline ait farklı adlar veriliyor. Günümüz Yakındoğu tarihçileri ve bazı Asur bilim uzmanları, bu ifadeleri fazla dikkate bile almadan ‘sıradan kayıtlar’ olarak görüp rafa kaldırmış durumdalar. çünkü onlara göre, Marduk bilinmeyen bir gök cismi değil, Jüpiter gezegenine Babil’de verilen ad. Bu büyük yanılgıyı mazur gösterebilecek, kafa karıştıcı ifadeler gerçekten var Mezopotamya yıldız gözlemciliği kültüründe. Ne var ki, biraz titiz ve dikkatli bir inceleme bile, Jüpiter’in göklerde Marduk’u temsil eden gök cismi olmayıp, yalnızca ona ‘vekalet’ ettiğini anlamaya yeterli. Tıpkı, müdür bir başka yere tayin edilip gittiğinde, onun yerine geçici olarak bakan ‘vekil müdür’ gibi.

Kritik şaşırtma

Hem Mezopotamya, hem de diğer çoğu antik kültürde, ‘Tanrılar’ olarak adlandırılan varlıkların her biri, göksel bir karşılığa sahip. Tanrıları temsil ettiği düşünülen gök cisimleri, tıpkı panteon sisteminde (tanrılar hiyerarşisi) olduğu gibi, belli bir önem ve üstünlük sıralaması içinde yer alıyorlar. Sümer astronomi sistemi, bununla da yetinmeyip, her birini gök cisimleriyle özdeşleştirdiği tanrılara, birer de ‘kutsal sayı’ ithaf ediyor. Buna göre, Mezopotamya panteonunda, ‘klasman üstü’ diye tanımlayabileceğimiz en büyük tanrı, ‘Göklerin Efendisi Anu’ ve bu tanrının rakamı ‘kutsal 60’. Hemen ardından, Sümerlerin ‘dünyanın efendisi’ olarak nitelendirdikleri Tanrı Enlil geliyor ve onun da kutsal rakamı, 50. Onu, 40 rakamının sahibi Enki, 30 rakamının sahibi Nanna ve 20 rakamının sahibi Utu izliyor. Anu’yu göklerde temsil eden bir gezegen yok. Enki de belirsiz. Ama Enlil’in göksel karşılığı Jüpiter, Nanna’nin Ay, Utu’nun da Güneş. İşte ‘Marduk’un Jüpiter olduğu’ yanılgısıyla ilgili kritik şaşırtma da tam bu noktada ortaya çıkıyor:

Hükümet darbesi

Akat İmparatorluğu, bölgenin hakimi haline gelip Sümer’in mirasını devraldığında, bilinmeyen bir nedenle panteon sisteminde bir değişiklik (deyiş yerindeyse bir ‘hükümet darbesi’) yapma gereği duyuyor ve ‘Göklerin Güçlü Tanrısı’ olarak seçtikleri Marduk’u, dünyanın da efendisi olarak tanrılar hiyerarşisinin en tepesine, Enlil’in yerine getiriyorlar. Mitolojik soyağacına göre Marduk, Enlil’in hemen altında yer alan Enki’nin oğlu ve kutsal numarası da 10. Babil astronomları, ‘göklerdeki gelişmelere göre’ durumun değiştiğini, Marduk’un gücü ve yetkiyi eline geçirdiğini ve en büyük efendi olduğunu ileri sürerek, rakam ve sözcük oyunlarına dayalı bir hikaye yaratıyorlar: Buna göre, Marduk, miras hakkı olarak babası Enki’nin rakamı olan 40’ı devralıyor. Kendi rakamı olan 10 buna eklendiğinde, bir anda kutsal 50 rakamının sahibi haline geliyor ve eski panteonda ’50’nin efendisi’ olarak bilinen Enlil’i bir ‘darbe’ ile yerinden indirip, hem onun rakamına, hem de göklerde onu temsil eden gezegene, yani Jüpiter’e de sahip oluyor. Rahipler bu durumu, Mezopotamya yaratılış destanı ‘Enuma Eliş’in finalinde, ‘Marduk’un 50 Adı’ başlıklı isim listesinde açıklıyorlar. Bu listede Marduk hem kendine verilen 10 ada, hem de babası Enki’nin 40 adına sahip olarak, ‘göksel efendiliği’ eline geçiriyor. Meselenin aslı bu.

Değişimin pekişmesi

Babil bilgeleri böyle bir şeye niçin gerek duymuşlar? Hangi radikal değişim ya da yenilik, onları çok titiz oldukları panteonla böyle oynamaya ve değişiklik yapmaya itmiş? Eldeki veriler kısıtlı olduğu için, bunu tam olarak anlayamıyoruz. ‘Bilinmeyen Gezegen’le ilgili Sümer rahiplerinin belirlediği isim konusunda da yeterince bilgi yok elimizde. Yalnızca Sümer bilgelerinin ona verdiği adı değil, unvanı, yani Nibiru’yu (Ortayı Ele Geçiren) biliyoruz. Büyük olasılıkla, bölgede iktidar Sümer krallarından, Sami asıllı Akatlara geçtiğinde, buna karşılık gelecek bir değişim ‘Tanrılar İktidarı’nda da sanal olarak gerçekleştirilmiş ve Akat kavminin ‘Derin Bilgeliğin Tanrısı’ Enki’nin oğlu Marduk’u, ‘Nibiru’ unvanının sahibi yapmasıyla bu değişim pekiştirilmiş. Böylece, Mezopotamya kültürünün ‘gizemli gök cismi’ne, tanrılar panteonunda da net ve kesin bir yer açılmış. Ancak burada söz konusu olan gök cismi, her zaman göklerde hazır ve nazır bulunan bir gezegen değil; uzun aralıklarla beliriyor ve binlerce yıl da görünmüyor, uzaklara gidiyor. Bu durumda, görünmediği dönemlerde onun göksel karşılığı nasıl belirlenecek? Babil astronomlarının buna bulduğu teolojik ve simgesel çözüm, işte bu hükümet darbesiyle Enlil’in gezegenini Marduk’a ‘tahsis etmek’. Bir başka deyişle, göksel iktidarın sahibi ilan edilen tanrıya, onun gezegeni ortalarda yokken, Jüpiter’i ‘vekil’ tayin etmek. Bu göklerdeki ‘vekalet’ sistemiyle ilgili örneklere, diğer antik kültürlerin çoğunda da rastlayacağız.

Şimdi, yeniden şu ‘koordinat veren’ ifadelere gelelim. Marduk’un kesinlikle Jüpiter olduğuyla ilgili kendilerini rahat hisseden ortodoks tarihçiler, raporda geçen ‘Umunpauddu’, ‘Sagmigar’ ve ‘Nibiru’ sözcüklerinin, Jüpiter gezegeninin diğer adları olduğunu iddia ediyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?

Utu’nun kardeşi

Yukarıda tarif etmeye çalıştığımız ‘gökyüzü haritası’ kavramını, yani yüzü güneye dönük, güney ufkunun üzerindeki gökyüzü parçasını izlemekte olan gözlemci rahibin bakış açısını aklımızda tutarak, ifadeyi yeniden inceleyelim şimdi:

Marduk, ortaya çıktığı anda Umunpauddu’dur: Eski Sümer dilinde ‘Umun’, hem ‘Efendi, Lord’ anlamına gelen ‘En’ sözcüğüyle aynı karşılığa sahiptir, hem de ‘Bataklık’ anlamına gelir. Sümer’in ilk kenti Eridu’nun, Enki tarafından bataklıklar üzerine kurulduğunu ve buradan gözlem yapan rahiplerin ufkun hemen altında ilk tanık olduğu görüntünün bataklıklar olduğunu dikkate alıp, devam edelim. ‘Pa.Uddu’, bir ilişki ve yakınlık ifade eder ve ‘Utu’nun Kardeşi’ anlamına gelir. Yani, güneş tanrısı Utu’yla eşdeğer görülen bir unvandır bu. Dolayısıyla ifade, yani Umunpauddu, ‘Utu’nun Kardeşinin Bataklığı’ halini alır.

İki saat (?) yükseldiğinde, Sagmigar olur: çeviriyi yapanlar, burada ‘saat’ kavramını tahminlere dayanarak öneriyorlar, çünkü sözcüğün orijinali okunamamış. Marduk’un Jüpiter olduğuna kendilerini inandırdıkları için, göklerdeki hareketinin ‘saatler’ ile ölçülebileceğini düşünmüşler. Oysa burada ‘saat’ değil, ‘göksel dilim’ söz konusu. Haritada her çeyrek dairenin üçer eşit dilime ayrıldığını söylemiştik. Bunlar, astrolojide ‘ev’ olarak adlandırılan 30’ar derecelik gök dilimleri. Yani, ortaya çıkışından sonra iki göksel dilim yukarıya çıktığında, Marduk’un ‘Sagmigar’ konumuna ulaştığı anlatılıyor. ‘Sag’ Sümer dilinde ‘Tanrısal Lütuf’ anlamına geliyor. ‘Mi’, tanrısal gücün etkili olduğu alan; ‘Gar’ ise belirmek, ortaya çıkmak. Yani Sagmigar, ‘Tanrısal takdir ve lütfun ortaya çıktığı alandaki beliriş’ olarak tercüme edilebilir.

‘Ortayı ele geçiren’

Meridyen geçişini yaparken de Nibiru’dur: Nibiru’nun ‘ortadan geçen’ ya da ‘ortayı ele geçiren’ anlamına geldiğini biliyoruz. Konum olarak da zaten ‘meridyen geçişi’ olarak adlandırılan nokta, gözlemcinin bulunduğu boylamdaki en yüksek pozisyonu belirtir ki bu da ufku kesen ve ‘gökyüzünün orta noktası’ olarak adlandırılan çizginin üzerine rastlar.

Toparlayacak olursak, Nineveh gözlemcisinin, binyıllar içinde rahip geleneği aracılığıyla kendisine dek aktarılan bilgilerden yararlanarak, Marduk’un ortaya çıkış anından itibaren çizdiği göksel rotayı koordinatlar halinde verdiğini görürüz bu metinde. İlk beliriş anı, güney göklerinde, Eridu’dan görülen bataklıkların hemen üzerindedir: Yani ufukta, bataklığın hemen üzerinde ortaya çıktığı nokta. Gökyüzünde iki ‘evi’, yani 30’ar derecelik dilimi geride bıraktıktan sonra, en güçlü ve en etkili konumuna ulaşır: Sagmigar adı verilen konum. Nihayet, göklerin orta çizgisi üzerine ulaşıp meridyen geçişini yaparken, ‘Nibiru’, yani ‘ortayı ele geçiren’ unvanına hak kazanır. Gök cisminin bundan sonraki yolculuğu, batı-kuzeybatı yönünde sürecek ve zaman içinde yeniden gözden kaybolacaktır.

Tarif edilen göksel hareket ve ortaya çıkış biçimi, bildiğimiz hiçbir gezegenle bağdaşmaz. Yörünge hareketlerini doğudan batıya doğru, ‘Anu Yolu’ üzerinde, yani Ekliptik çemberini izleyerek gerçekleştiren bildik gezegenlerin aksine, burada ‘Enki Yolu’nda, yani güney göklerinde ufkun hemen üzerinde beliren ve güneydoğudan kuzeybatıya doğru yaptığı yolculuk sırasında ‘aniden’ ortaya çıkıp zaman içinde ‘orta noktayı’ aştıktan sonra gözden kaybolan bir gök cisminden söz edilmektedir. çok basit bir hesapla bu, diğer gezegenlerin izlediği yörüngelerin oluşturduğu düzlemi oldukça ‘dik’ kabul edilebilecek bir açıyla kesen, farklı bir yörüngeyi anlatmaktadır bize. Tıpkı, bildiğimiz bazı kuyrukluyıldızların, sözgelimi yakın geçmişte göklerimizde izlediğimiz, 3666 yıllık yörünge süresine sahip Bradfield Kuyrukluyıldızı ya da geçen yılın sonunda izlenen Machholz Kuyrukluyıldızı gibi.

Panteonlar: Tanrısal hiyerarşi sistemleri

İlk kent devletlerinin ve bilinen ilk büyük uygarlıkların ortaya çıkmasıyla birlikte siyasi iktidarın zirvesine, toplumların ‘bilge rahipler’inin yerleştiğini görüyoruz. Gökyüzü, evren ve doğayla ilgili bilgileri inceleme, kaydetme ve arşivlere ulaşma ayrıcalığını elinde bulunduran bu kesim, iktidarın kurumlaştığı merkezi de ‘tapınak’ adı verilen hiyerarşi düzeni içinde kuruyor. Bilinen ilk krallar, bu bilge rahip ekolünün liderliğini üstlenen kişilerden çıkıyor; yani, Kral aynı zamanda Tapınak sisteminin de Başrahip unvanını taşıyor ve toplumun bilgi ve inanç liderliğini üstleniyor. Bu noktada, bilgiye sahip olma ve bilgiyi koruma ayrıcalığı, yönetici zümrenin merkezleri olan Tapınak’larda toplanırken, yönetilen sınıflara sunulan ‘egemen ideoloji’nin merkezine de, göksel bilgilerin ‘çoktanrılı’ hikayeler halinde yeniden yazılması temeline dayalı mit ve ritüeller yerleşiyor. Bu sistemin çekirdeği (farklı osyopsikolojik simgeleri de zaman zaman içermekle birlikte) göksel varlıkları, yani bilinen gök cisimlerini ‘tanrısal güçler’ olarak bir ‘temel kadro’ içine yerleştirmek ve onlar arasındaki düzenin paralelini yeryüzünde yaşatmak üzerine kurulu. ‘Panteon’ adı verilen bu ‘tanrı sistemleri’nde her tanrısal gücün karşılığı, göklerdeki bir gezegen ya da gök cismi. Rahipler, bu tanrısal güçlerin yeryüzündeki temsilcileri kabul ediliyor ve bu paralel bağlantıyla, kendisi de Başrahip olan kralın iktidarı ‘göksel düzeyde’ onaylanmış oluyor.

Sözgelimi, Babil’in ünlü yaratılış destanı ‘Enuma Eliş’te, uzaklardan gelen ve gökyüzünde beliren kudretli tanrı Marduk’un, göklerdeki kaosu nasıl sona erdirip, diğer ‘tanrıların’, yani gök cisimlerinin ‘kader çizgilerini belirlediği’ne (yörüngelerine karar verdiğine) ilişkin oldukça ilginç dizeler yer alıyor. Güney göklerinde beliren Marduk’un, ‘Tiamat’ adlı canavarın karnını yararak ortasından geçtiğini ve göklerdeki kaosu noktaladığını okuyoruz. çoğu araştırmacının, Güneş Sistemi’nin oluşumuna ve evrensel düzenin biçimlenmesine ilişkin bir ‘antik teori’ ya da açıklama biçimi (tıpkı bizim ‘Big Bang’ yani ‘Büyük Patlama’ teorimiz gibi) olduğunu düşündüğü bu destan, Marduk adlı gök cismine duyulan saygının vurgulandığı etkileyici bir finalle sona eriyor:

Göklerde parlayan yıldız

Başlangıç ve gelecek onun elinde olsun

O ki yolunu hiç durmaksızın Tiamat’ın ortasından geçirdi

Onun adı Nibiru olsun, ‘Ortayı Ele Geçiren’

Tabletlerdeki kayıtlar

Bir özel isimden çok, Marduk için uygun görülen bir ‘unvan’ olarak beliren ‘Nibiru’ sözcüğü, aslında gökyüzündeki bir hareketi tanımlamak için kullanılıyor Enuma Eliş’te: Bir başka deyişle, güçlü ve etkili bir gök cisminin izlediği yolu tanımlamakta kullanılıyor. Bunun daha somut örneklerine, böylesi bir klasik metinde değil, günlük pratik amaçlar için kaydedilen astronom rahip günlüklerinde rastlıyoruz. Söz konusu kayıt ve ‘gökyüzü Klavuzları’nın en önemlilerinden biri, ‘Nineveh ve Babil’in yıldız Gözlemcilerinin Raporları’ adını taşıyan ve ondokuzuncu yüzyılda yapılan kazılar sırasında, Asur kralı Asurbanipal’in ünlü kütüphanesinde ele geçen tabletler arasında bulunan bir yapıt. Zecharia Sitchin, bu kayıtlar ve raporlar arasında dikkate değer olanları, ’12’nci Gezegen’ adlı kitabında yayımlamıştı. Tıpkı şu ünlü dizeler gibi:

Büyük gezegen

Ortaya çıkışında koyu kırmızı

Göğü yarıdan böler

Ve Nibiru olarak durur

Aynı kayıtlarda yer alan bir başka metin parçacığındaysa, Nibiru, yani ‘ortadan geçen’ ya da ‘ortayı ele geçiren’ unvanına sahip gök cisminin izleyeceği yol tarif ediliyordu:

Jüpiter’in durağından

Gezegen batıya doğru geçer

Bir süre güven içinde yaşayış olacaktır

Diyara yavaşça huzur çöker

Jüpiter’in durağından başlayarak

Gezegenin parlaklığı artmaya başlar

Ve Yengeç burcunda Nibiru haline gelecektir

Bilgelerin gözlemleri

Bu noktada, Sitchin’in yorum ve tezlerinden bir süreliğine uzaklaşıp, Yakındoğu toplumlarının gökyüzünü resmetme ve yıldız haritaları çıkarma geleneğinin basit ilkelerinden söz etmekte yarar olabilir. Sümer’den başlayarak, Mezopotamya uygarlıklarının bilgeleri, gökyüzünü üç ana parça halinde düşünüp, gözlemlerini buna göre yapma yöntemi geliştirmişlerdi. Nineveh kütüphanesinde bulunan ve ‘MUL.APİN Tabletleri’ adıyla bilinen astronomi belgelerinde, bu bölümlerin sınırlarını ve hangi önemli gök cisimlerini içerdiğini okuyoruz. Buna göre, kuzey göklerini kapsayan birinci bölüm, yani göksel Ekvator’dan kuzey kutup noktasına dek uzanan bölge, Tanrı Enlil ile ilişklendiriliyor ve ‘Enlil Yolu’ adını alıyordu. Kral (Cepheus), Büyük Ayı, Ejderha (Draco) gibi takımyıldızlar, Enlil Yolu sınırları içindeki önemli göksel işaret noktalarıydı. Güneş’in, Ay’ın ve görünen diğer gezegenlerin gökyüzünde izledikleri yol, yani bizim ‘Ekliptik’ ya da ‘Tutulum çemberi’ adını verdiğimiz orta kuşak, Sümer’in en büyük gök tanrısına ithaf edilmişti ve ‘Anu Yolu’ adıyla biliniyordu. ‘Zodyak Kuşağı’ olarak adlandırdığımız bu şerit üzerindeki on iki büyük takımyıldız (burçlar) da bu kuşağın üyeleriydi. Üçüncü ve son yol, bu orta kuşak ile güney ufku arasında uzanan ve bütünüyle güney göklerini içine alan bölümdü ki, Sümer bilgeleri bu alana da bir başka büyük tanrılarının adını vererek ‘Enki Yolu’ demişler ve belki de en çok bu bölge üzerinde durmuşlardı.

Bir MUL.APIN Tableti

Rahiplerin haritaları

Şimdi, Sümer (ve sonrasında Akat) astronom rahiplerinin gökyüzü haritalarını nasıl çizdiklerini anlamak için, beş bin yıl öncesinin Mezopotamya’sını gözlerimizin önüne getirelim. İlk büyük kentler, İran Körfezi’nin hemen kuzeyinde, bir zamanlar bataklık olan bölgede kuruluyor. Bunların içinde en önemlisi de, Enki’nin kült merkezi olarak nitelenen ve ‘yeryüzünün ilk kenti’ olduğu metinlerde anlatılan, Eridu. Buradaki gözlemevinde gökyüzünü inceleyen rahipler, haritalarını çıkarırken şu ilkeleri uyguluyorlar: Sırtı kuzey kutbuna, yüzü de güney göklerine bakacak biçimde duruyor gözlemci. Karşısında, bataklıkların hemen bitiminden itibaren başlayan körfez suları ve engin deniz var. Haritayı çizime aktarırken, bu bakış açısına göre, ilkin ufku simgelemek üzere yatay bir çizgi çekiyor. Ardından, tam orta noktadan bu ufuk çizgisine dik inen ve onu kesip aşağıya doğru devam eden bir çizgi daha. Buna, ‘Göklerin Orta Noktası’ adını veriyor. Böylece, haritada, birbirini dik olarak kesen iki uzun çizginin oluşturduğu dev bir ‘artı işareti’ yer alıyor. Sonra, bu çizgilerin kesiştiği noktayı merkez alan büyükçe bir çember çiziyor gözlemci ve ortaya, bir ‘artı işareti’ tarafından dört eşit parçaya bölünmüş bir daire çıkıyor. Yatay çizginin, yani ufkun altında kalan yarım daire, ‘Yer altı’nı, ufkun üzerindeki yarım daire de gökyüzünü simgeliyor; yani, güney göklerini. Her bir çeyrek daire, kendi içinde üçer bölüme ayrıldığında, gökyüzündeki koordinatları belirlemekte kullanılan ’12 istasyon noktası’ elde edilmiş oluyor. Tarif ettiğimiz bu harita, bir biçimde ‘astroloji’ ile ilgilenenlere hiç de yabancı gelmeyecektir, çünkü bugün hala astrolojiyle uğraşanların çizdiği gökyüzü haritaları, beş bin yılı aşkın bir süre önce Sümer rahiplerinin çizdiği diyagramları kullanmaktadır.

YARATILIŞIN YEDİ TABLETİ

Babil’in ünlü kozmogoni destanı Enuma Eliş, Akat uygarlığına ait kentlerin kalıntılarında gerçekleştirilen kazılarda bulundu. Ele geçen kopyalar içinde en eskileri İsa’dan önce ikinci binyılın başlarına dek tarihleniyordu ve Akat diliyle yazılmıştı ama uzmanlar bu destanda anlatılanların Sümer kaynaklarından ödünç alındığını ve ilk orijinalin muhtemelen çok daha eskilere ait olduğunu düşünüyorlar. Evrenin, gökyüzünün, yaratılış arifesindeki kaostan kurtulup belli bir düzen içine girişini ‘tanrısal simgeler’ kullanarak Enuma Eliş, uzaklardan gelen Marduk adlı bir gök cisminin kargaşaya son vermesini ve düzeni sağlamasını konu ediyor. Toplam yedi tablet üzerine yazıldığı için ‘Yaratılışın Yedi Tableti’ olarak adlandırılan ve İngilizce çevirisi Sir Leonard W. King tarafından yapılan destan, evrenin ve güneş sistemimizin oluşumu konusunda bir ‘antik teori’ örneği oluşturduğu kadar, bilinmeyen bir gök cisminin göklerde izlediği yol hakkında bilgi vermesi açısından da eşsiz bir metin niteliğinde. Marduk’un ‘Tiamat’ adı verilen göksel ejderhayla giriştiği savaşın, izleyen dönem içindeki bütün ejderha mitlerine esin kaynağı oluşturduğu düşünülüyor.

(Burak Eldem)

 


  1. Şükrü Cin
    18 Aralık 2011, 17:19

    Zakaria Shittin bu konuları kitaplarında yazdığında siz daha dünyada yoktunuz… Hangi aklınız ile böyle eleştirilerde bulunuyorsunuz.. Tarihe biraz saygınız olsun…

  2. ZtX LoExilvuaj
    19 Mart 2014, 01:46

    zecharia Sitchin olmasın canım o

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: