Anasayfa > Bilinmeyen, Diğer > Dedikodu Deyip Geçmeyin…

Dedikodu Deyip Geçmeyin…

Herkesin ağzında dolaşan bazı öyküler vardır. İnsanlar bu söylentileri çeşitli biçimlerde hemen her yerde anlatırlar. Bu yazıda Batı’dan ilginç örnekler okuyacaksınız.

Bir İngiliz ailesi, İspanya’da tatil yapı yordu, iklim değişikliğinden veya yabancı yiyeceklerden ya da sadece yaşlılıktan,aile ile beraber bulunan büyükanne birdenbire ölüverdi. Aile onu yabancı bir ülkede gömmek istemiyordu, ayrıca yanlarında bir cesetle gümrüklerden geçebilmek için bir sürü bürok­ratik işleme gerek vardı. Bu nedenlerden çekinen aile, yaşlı kadının cesedini, katranlı muşambaya sararak, arabalarının üzerine yer­leştirdi. Fransa sınırında yemek yemek için bir restoranda durmalarına kadar her şey yolunda gitti. Restorandan çıktıklarında, ara­balarının büyükannenin cesediyle beraber çalındığını fark ettiler. Aile dehşet içindeydi ama ne ceset, ne de araba bulunabildi.

Okuduğunuz bu kısa gerçek öykü, sizleri şaşırtmayabilir veya tanıdık gelebilir. Buna benzer daha birçok öykünün aile toplantıla­rında, yemeklerde, kulüplerde ya da partilerde anlatı’dığı bilinir. Genel olarak öykünün kah­ramanı, ya arkadaşın arkadaşıdır veya bir yakın akrabasıdır ya da tanıdığın birinin bir arkadaşına anlatılmıştır. Yine çoğunlukla, öyküyü anlatan kişinin olayla hiçbir ilgisi yok­tur. İşte anahtar veya gizem buradadır. Çünkü, anlatılan öykülerin çoğu gerçek değildir.

“Saçını yıka veya öl”
Bilemiyoruz ama, belki de 1960’larda arı kovanından bir saç tuvaleti olan kızı duydu­nuz mu? Saçlarından gurur duyuyordu ve hiç yıkamadan aynen koruyordu, sadece arada bir vernikliyordu. Anlatıldığına göre, bir gün bir barda otururken, birdenbire düşüp öldü.
Yapılan otopsi sonucunda ise, arıların yuvala­rını kızın saçlarının içine yaptıkları ve sonuç olarak da, kafatasını delerek beynine ulaştıkları anlaşıldı. Gerçekten tüyler ürpertici bir öykü; yalnız olayın doğruluğu kuşkulu. Arılar polen üstünde yaşarlar, insan teninde değil. Eğer, kızın saçlarını kovan olarak kullandılarsa, yiyecek için sık sık dışarıya uçuşup dur­maları gerekmez miydi? Veya, vızıltıları duyulmaz mıydı? Gerçekte, bu garip öykünün ortaya çıkmasının nedeni, kabank saç modeli­nin kendisinden doğmaktadır. Bu saç modeli­nin adı, ingilizce olarak “beehive”, yani “arı kovanı” idi.

Aynı öykü, yüzlerce yıl boyunca, çok ayrı yerlerde küçük farklılıklarla anlatıldı. Arıların yerini, bazen hamamböcekleri,bazen de örüm­cekler alıyordu. Hatta, Mart 1936’da olay, Esquire dergisinde “50’lerden gelenekler” adı altında örnek olarak verilmişti ve hiçbir kanıt gösterilmiyordu. Gerçekte, bu olayın altında bir ahlak dersi, bir mesaj vardır: Saçını yıka veya öl. Kadınların gösterişine karşı, burada bir uyan mesajı vardır. Çok daha eski kaynak­larda, yüzyıllarca öncesinde yine benzer bir öyküye rastlanır:

Oxfordshire’da saçının süsüne çok önem verdiği için, kilisedeki duaların sonuna ancak yetişen bir kadın vardı. Bir gün şeytan, ayaklarıyla tutunarak örümcek şeklinde saçına kondu. Kadın neredeyse korkudan ölüyordu. Ne dualar, ne kutsal sular ne de ayinler kötü örümceği korkutmadı.”

“Çengel” öyküsü
Yukarıdakine benzer bir diğeröykü, kaybolan otostopçu ile ilgilidir. Aslında bu tür öyküle­rin tümü, çeşitli kültürlerin geleneksel inançla­rına kök olarak ulaşırlar. Otostopçu öyküsü de, ABD, İsveç, İngiltere, Malezya, Pakistan ve Güney Afrika’da anlatılır. Ayrıca, Kara Elbiseli Adamlar miti de, bu sınıfa dahil edile­bilir. Doğru olsalar da, olmasalar da, öyküler bütün dünyada şaşırtıcı benzerlikler taşıyor­lar. Bu öyküleri, sürekli kılan nedir? İşin ilginç yanı, ortada hiçbir kanıtlayıcı delil olmama­sına rağmen, öykülerin hâlâ sürdürülmesidir.
Kaynaklar belki de gerçektir fakat üstünde artık bir efsane, bir mit oluşmuştur. Mitler, tarihi olaylardır ve toplumlarda gerçekliği kabul edilen geleneksel yazıtlar olarak tanım­lanırlar. Hayali gözüken ve ilk önceleri eğlence olarak anlatılan mitler, geleneksel öykülerden çok farklıdırlar.

Mitler, yöresel insanlara, yerlere, olaylara ve durumlara önem verirler. İngiltere’de ve ABD’de mitlerin incelenmesi aynı öykünün şaşırtacak derecede yayılmış olduğunu göster­miştir. Örneğin buralarda en çok rastlanan ve bilinen mit, “çengel” öyküsüdür:

Portatif radyolarında müzik dinlemek ve sevişmek için âşıklar yoluna giden genç birçift vardır. Radyoda çalan müzik birden kesilir, bulundukları arazide ırz düşmanı ve hırsız bir kaçak mahkûm vardır. Sağ elinin yerinde bir çengel bulunmaktadır. Kız korkar ve eve git­mek ister, erkek ise bunu kızın çekingenliği olarak yorumlar ve kente geri dönerler. Kız arabadan indiğinde, kapının kolunda kanlı bir çengel bulur.

Patlayan kedi
Bu öykü, en tanınmış öykülerdendir, folklor­cular tarafından incelenmiştir. “Âşıklar Yolu” genellikle, her yörede bulunur ve bu mit her yörede daima bir arkadaşın kuzeninin sevgili­sinin başından geçmiştir. Enerken örneklerine 1950’lerde rastlanır. Niçin anlatılıyor? Bu, tabii ki, güzel bir öyküdür. İçinde klasik şüphe, korku, seks kurguları vardır. Mesaj yine aynıdır, aynen arı kovanı saç öyküsünde olduğu gibi, caydırıcı bir nitelik taşır. Yani, bu da bir tür ahlak öğretisidir.

8 Kasım I960’ta popüler bir gazetenin, Abigail Van Buren tara­fından yazılan köşesine bir mektup geldi. Şöyle başlıyordu: “Sevgili Abby, eğer gençlerle ilgileniyorsan, bu öyküyü yayınlarsın. Gerçek mi, değil mi? Bunu bilmiyorum ama önem/i değil, çünkü beni çok etkiledi.” Bu satırları ünlü Çengel Öyküsü izliyordu. Mektubun sonunda ise, “Yaşadığım sürece, bu olaydan etkileneceğim ve bir anlam arayacağım, umarım başka gençler böyle etkilenmezler” yazıyordu.

Bu tür uyarıcı veya caydırıcı nitelik taşıyan mitlerin modemize olmuşları da vardır. Bunlar, yeni teknolojik buluşları içerirler. Çok duyulmuşlarından birisi şöyledir: Genç bir adam vardır, seyahatte olan halasının kedisine bakmak için onun evinde kalır. Fırtınalı bir gecede, kedi dışarda kalır, sonra ıslak ve zavallı bir durumda titreyerek eve döner, Adam, kediye çok acır ve onu ısıtmaya karar verir. Kediyi alarak, mikro-dalga fırınının içine koyar. Olay, sonuçta kedinin patlama­sıyla son bulur.

McDonald’s ve Marlboro
Çağdaş mitlerin büyük bir kısmı, iş dünyasına bağlıdır. Muhakkak aileden biri vardır, ya ola­ğanüstü bir satıcıdır ya pazarlık uzmanıdır. Her şeyi başarabilen mucizevi biridiro, satılan her malı en ucuz fiyata alır veya olmayacak bir eşyayı değerinin çok üzerinde satabilir. Bu tip olayların bir kısmında korkutucu öyküler yer alır.
Çok duyulan bir tanesi inanılmayacak kadar ucuz bir fiyata satılan spor bir araba ile ilgilidir. Arabanın hiçbir arızası yoktur, ama arabaya binen herkes garip ve kolay kolay geçmeyen bir kokuyu fark eder. Anlatılana göre, arabanın sahibi, kendi arabasının altında kalarak ölmüştü ve olayı kimse fark etmediğinden, ceset birkaç hafta arabanın altında kalmıştı. Bu olay, arabanın neredeyse hiç para etmemesine neden oldu. Ama işin garip yanı, aynı olayın daha yüzlerce arabada tekrarlan maşıydı. Gerçek bir öykü, kısa bir zaman içinde bir mit haline dönüşmüştü ve tabii ki, birileri içinjde kazanç kaynağı oldu.

Bazı mitlerde ise, kişisellik olgusu çok büyük işlerde bulunan gizlilik iddiaları ile per­delenir. Yurdumuzda da tanınan McDonald’s hamburger şirketi böyle bir mitin eline düştü. 1977’lerde, McDonald’ın elde ettiği kârın büyük bir kısmı şeytani bir projeye yatı­rılmıştı. Bu inancın sonunda, 1978’de ortaya yeni bir söylenti çıktı. Güya, McDonald’s fir­ması ünlü “Big Mac” hamburgerine, protein katmak amacıyla kurt kullanıyordu. Bu iddi­ayı yalanlamak firma için çok zordu; aslında kurtlar sığır etinden çok daha pahalıya mal oluyorlardı. Tabii, bu yapılmamıştı ama mali­yeti hesaplanmıştı. Yapılacak tek şey, söylenti­lerin dinmesini beklemekti. Bir diğer şoku Philip Morris fabrikaları yaşadı. Marlboro ve Philip Morris paketlerinin, zenci aleyhtarı ünlü örgüt Ku-Klux Klan’a bağlandığı söyleniyordu. Olayın gerçek hiçbir yanı yoktu ve aşırı hayalvi davranılmıştı. Belkide dedikoduyu rakip sigara firmaları çıkarmışlardı.

Fareli şişe
Başka bir öykü ise, içeceklerde bulunan faıe parçacıklanyla ilgilidir. 1976’da, ABD’de Minnesota’da şöyle bir olay oldu: “İki yaşlı kadın, bir restorana yemek yemeye gittiler ve Seven Up (bir gazoz türü) ısmarladılar. İçecek, eski yeşil şişelerde geldi, birinci bardaklarını bitirdikten sonra, kadınlardan biri şişenin dibinde bir şey fark etti. Şiyeyi boşalttılar ve cismin kesilmiş bir fare olduğu ortaya çıktı. Kadınların ikisi de bayıldılar, ayılıp eve döndük­ten sonra, şirkete dava açtılar ve binlerce dolar kazandılar.” Öykünün ilginç tarafı, olayın doğru olmasıdır. Fakat, 30 yıl evveline dayanır ve abartılmıştır.

Mitler hakkında özel bir araştırma yapan çağdaş mitbilimci Prof. Alan Fine, meşrubat konusu ile ilgili olarak yaptığı araştırmadan sonra şöyle diyordu: “24 Temmuz 1943 akşamı, davacı ve kız kardeşi Swa Sweet Spopa gittiler. Oturup, Coca-Cola ısmarladılar, davacı bir kamışı şişenin içine attı ve olay gelişti. Bun­dan sonrasını kadın anlatıyor: Şişenin yarısına geldiğimde, çok kötü bir tadı olduğunu fark ettim, içmeye devam ettim ve şişenin dibine gel­diğimde kamış bir şeye dokundu, dibine baktı­ğımda içinde bir fare olduğunu gördüm.” Prof. Fine, şişede hiçbir şeyin olmadığını biliyordu. Yani olay, etkisini sürdürüyordu. Böylece, iddialar boşa çıkarıldı, tazminat geri alındı ve yalnız 1.000 dolar ödendi. Ama, olayın etkisi giderilmedi ve yıllar boyu şişelerde fare arandı.

ABD’den bir öykü:
Bir kadın, bir oto­büse biner ve üzerinde “Kırmızı Kadife Pastası”mn tarifinin bulunduğu kartları dağıtmaya başlar. Bu tarifi, insanlara sun­maya heveslidir. Niçin, diye sorulduğunda şöyle açıklar: “New York’ta Waldorf Astoria Oteli’nde yemek yedim ve bu pastayı tat­tım. Çok lezzetliydi, aşçıya tebrikler yollayıp eve döndüm. Sonra, otele yazı yaza­rak, tarifini istedim. Tarife, 350 dolarlık bir faturayla beraber geldi. Avukatıma sordu­ğumda, bu paranın ödenmesi gerektiğini söy­ledi. O zaman, tarifenin kopyalarının karşılıksız olarak herkese dağıtılması gerek­tiğini düşündüm.”

Bu öykünün değişik çeşitli şekilleri tüm Amerika’da anlatılır. Olayın geçtiği yer, ödenecek para ve Waldorf Astoria Oteli hep aynıdır. Pasta tarifinden de söz edilir. Acaba, bu öyküde gerçek payı var mıdır?
Utah Üniversitesi İngilizce Bölümü’nden Prof. Jan Harold Brunvald, 1965 yılında Waldorf Astoria Oteli’ne yazarak konuhakkında araştırma yapılmasını ve bilgi verilmesini istedi. Gelen cevaptan, olayla­rın on yıl öncesine uzandığı anlaşılıyordu. Öyküden söz eden çok çeşitli açıklamalar vardı. Her şey tam olarak anlaşıldığında, dikkatli bir kontrol yapıldı ve olayın tümüyle yanlış olduğu belirlendi. Doğru veya yanlış ama ilginç; madde dünyası, mitleri taklit etmeye başladı. Şimdi, Waldorf Astoria Oteli’nde pasta tarifi isteyenlere bedava olarak dağıtılıyor.

Acaba, paranormal olaylar, bu tür çağdaş mitlerle aynı düzeyde mi gelişiyor? Temelde, bazı özellikler aynıdır, ağızdan ağıza yayılırlar ve hiçbir zaman ikna edici ve doğrulayıcı delil­leri taşımazlar. Ama bu görüş, tüm paranor­mal olayların hayali olduğu sonucunu da getirmez. Fakat, diğer taraftan da, çağdaş mit­lerin analizleri paranormal olayları anlama­mıza da yardımcı olacaktır.

Kategoriler:Bilinmeyen, Diğer
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: