Anasayfa > Bilinmeyen > Bilinen Tarih Gerçekse O Halde Bunlar Neden Açıklanamıyor ?

Bilinen Tarih Gerçekse O Halde Bunlar Neden Açıklanamıyor ?

Binlerce yıllık birtakım buluntular, arkeolojiyi ve tarihi altüst edip duruyor. Tutucu bilim adamları bu tür yaklaşımları, yazılı bilgilerde olmadığı gerekçesiyle bir türlü benimseyemiyorlar. Aşağıdaki yazıda, bilinen tarihi bilgilerin yanlışlığını ortaya koyan kanıtlara yer veriliyor. Dr. Abner Weisman’ın İnka öncesi eserler koleksiyonundan bir model. Dr. Weisman, bu modelin sezaryen ameliyatı geçirmiş bir kadını yansıttığını öne sürüyor. Bu doğruysa, ilkel toplumların çok ileri düzeyde tıbbi becerileri olduğu anlaşılıyor (üstte).

COLORADOLU BİR KOVBOY 1880 yılında bir tepenin eteğindeki maden dama­rından kömür getirmek için yola çıktı. Çıkar­dığı kömür, damarın ağzından 45 m uzaklıkta, yüzeyden de 90 m derinlikteydi. Kovboy, kömür parçalarının, sobasında yak­mak için çok büyük olduğunu gördü. Kırdığı kömürlerin bir tanesinin arasından demir bir yüksük yere düştü. Bu cisim yörede “Havva’nın yüksüğü” olarak biliniyordu. Üzerinde günümüzdeki yüksüklerde olduğu gibi çentikler vardı. Metal yüksük, çevredeki meraklı insanlar ara­sında elden ele dolaşmaktan ufalandı ve en sonunda da kayboldu! 1883’te The American Antiquarian dergisinde bir yazar bu yüksüğü tanıtırken, birçok soruyu da beraberinde gün­deme getiriyordu.

“Yüksük buraya nereden geldi? Beyaz adamların Colorado’ya gelmesinden önce bura­daki yerli kabileler böyle bir nesneye sahipmiydiler?”

Geçmiş yüzyıllarda Kızılderililer buna benzer yüksükler kullanmışlardı. Ama içinde yüksüğün bulunduğu kömür parçası yaklaşık 70 milyon yıl önce, II. ve III. jeolojik zaman­lara rastlayan çağlarda oluşmuştu. Eldeki tüm tarihsel ve arkeolojik bilgilere göre de bu tarihte insanoğlu daha yaşamıyordu. İnsan­lara en yakın canlılar olarak da ağaçlarda yaşayan, maymuna benzer çeşitli tür memeli­ler vardı. Demire şekil verebilecek teknoloji ise henüz yoktu.
Ama bu yüksük, kömürün içindeki yerine sıkıca oturmuştu. Yüksük, 70 milyon yıl önce yapıldığında ve oraya bırakıldığında acaba yeryüzünde neler oluyordu?

60 milyon yıllık çivi
İskoçya’da Dundee yakınlarında Kingoodie taşocağından çıkarılan bir taş parçası iyice temizlendiğinde ortaya paslı, demir bir çivi çıktı. Ocakta taş ve balçık tabakaları üst üsteydi. Çivi de taş ve balçık tabakalarının arasından çıktı. Beklenmedik bir yerden çıkan bu çivi, dikkatli ve ayrıntılı bir incele­meye tabi tutuldu. Çivinin sivri ucu balçığa gömülü, kalan kısmı taşın üzerindeydi. Baş kısmı ise taşa saplanmıştı. Taş parçasının oca­ğın hangi bölümünden çıkarıldığını söylemek mümkün değildi. İlgililer çivinin saplandığı kayanın, 60 milyon yıl önce oluştuğunu tah­min ediyorlardı. O zamanlar, cüce insanların İskoçya’da demir cevherini erittikleri biliniyordu.

Ustaca yapılmış bir kap
Bu tür “sanat eserlerine” başka kömür ya da kaya parçalarının içinde de rastlandı. 1852’de ABD, Massachusetts’de Dorchester’daki bazı kayalar dinamitlendi. İşçiler parçalanan kayalar arasında metal bir nesnenin iki parça­sını buldular. Bu parçalar birleştirilince ortaya “çan” şeklinde bir kap çıktı. Kap, gümüşlü bir alaşımdan yapılmıştı. Scientifıc American’da çıkan bir rapora göre, üzerinde 6 çiçek figürü vardı. Figürler gümüşle işlen­mişti. Kabın alt kısmında ise yine gümüşle işlenmiş bir çelenk figürü vardı. Kabartma, oyma ve işlemeler açısından usta bir elden çıkmışa benziyordu. Kap, 4.5 m derinlikte, toprağa gömülü vaziyette bulundu.

Taşocağındaki altın zincir
Bu araştırmayı yapan Rene Noorbergen, yine böyle yerlerde altından yapılmış çeşitli nesne­lere rastladı. 1891’de ABD’nin Illinois eyale­tinde, Bayan S.W. Culp kürekle kömür atarken, bir kömür parçası düşerek kırıldı. İçinden altın bir zincir çıktı. Zincir, kömür parçasının içinde halka şeklinde bir oyuğa yerleşmişti. Yaklaşık 50 yıl sonra, bir taşoca-ğında kayaları dinamitleyen işçiler, bir altın damarına rastladılar. Ancak granitin içinde bulunan bu altının sonradan sahte olduğuna karar verildi.

Esrarengiz küp
İlginç bulgulardan biri de “Salzburg küpü” olarak biliniyor. 1885’te Avusturya yakınla­rında demir dökümhanesinde çalışan bir işçi, Wolfsegg kömürlerini kırarken, geometrik olarak küpe benzeyen, demir bir nesneye rast­ladı. Noorbergen bu küpü şöyle tanımlıyor:

“Bu garip küpün dış yüzeyleri pürüzsüz ve düzgündü. 4 kenarı düz, karşılıklı 2 kenarı da dışbükeydi. Küpün etrafında oldukça derin bir çizik vardı. Ne yazık ki bu küp 1910’da Salz­burg Müzesi’nden kayboldu.”

Belki de bu “küp” hiçbir zaman Salzburg’da bulunmadı. Bir süre Linz’de bir müzede kalmıştı ve bugün de bulunduğu dökümhanenin yakınlarındaki bir müzede sergileniyor. Küpü inceleyen ilk bilim adamı bunun bir göktaşı olduğunu öne sürdü. Kim­yasal analiz için küpten bir parça alındı. Küpün yüzeyinin düz olması zaten bu kesil­menin sonucudur. Yapılan analizde, küpün yapıldığı metalin krom, kobalt, nikel taşıma­dığını gösterdi. Bu yüzden küpün daha önce­den tahmin edildiği gibi göktaşı olmadığı anlaşıldı. Küpün işlenmiş bir demir parçası olduğu sanılıyordu.
Küpün ne amaçla yapıldığı bilinmese de, demir dökümhanesinin tabanında bulunması şaşırtıcı bir olay değil. Asıl önemlisi, bu küpün bir kömür parçasının içinde oluşup oluşmadığı. Salzburg küpü ile ilgili bu bilgile­rin hiçbiri saklanmadı. Olay da unutuldu. Bu, ilk kez olayı gören kişinin verdiği bilginin ve hemen yapılan bir araştırmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Milyonlarca yıllık kemikler
1967 yılında Colorado’daki bir madende bulunan bir gümüş damarında insan kemik­leri bulundu. Kemiklerin yanında 10 cm uzunluğunda bakır bir ok başı bulunmaktaydı. Maden yatağı birkaç milyon yıllık geç­mişe sahipti. Madenlerin oluşumu da genel kanıya göre insanlığın ortaya çıkışından daha eskidir.


“Tarihe gömülmüş ileri bir teknoloji” görüşünü savunanlardan Rene Noorbergen

Tufan öncesine ait
Amerika’da kurulan “Yaratılışı Araştırma Kurumu” adlı dernek, canlı türlerinin evri­mine ilişkin geleneksel görüşleri çürütmek için dini inançlardan yola çıkarak, yukarıda örnekleri verilen türden kuraldışı birçok olayları araştırıyor. 1976 yılında derneğin çıkardığı dergi, 1937’de Pennsylvania’da kömürler arasında bir kaşık bulunduğu şek­linde bir haber yayımladı.

“Kaşık, yakılan kömürlerin arasında bulundu. Küller karıştırıldığında kaşık ortaya çıkmıştı. Bu kaşık, tufandan önceki zamanlar­dan bir kalıntı olabilir” deniyordu.

Garip harfler
Diğer bir ilginç olaya da American Journal of Science dergisinde yer verildi. Haber, 1831 yılında yeryüzünün 18 m derinliğinden çıkarı­lan büyükçe bir mermer parçasıyla ilgiliydi. Mermer de incelenmek üzere parçalara bölündü. Parçalardan birinde 4×1,5 cm boyutlarında bir oyuk vardı. Yüzeydeki bu oyuk içerisinde I ve U harflerine benzeyen, kabartma iki kalıp görülüyordu. Harflerin düzgünlüğü, bunların insan eliyle yapıldığını gösteriyordu. Bu kalıplar, milyonlarca yıl bozulmadan korunmuştu.


Bir sanatçının oyulmuş harfleri. Bu harflerin kasten oyulduğu sanılıyor. ABD’de Pennsylvania’da yeryüzünün 18 m derinliğinden çıkarılan bu harfler, bir mermer
parçasının üstündeydi, insan eliyle mi yapılmışlardı, yoksa bir şaka mıydı…

Perulu Doktor Janvier Darquea, geniş bir taş koleksiyonuna sahip. Taşların üzerin­deki oymalardan, binlerce yıl önce büyük tıbbi operasyonların yapıldığı anlaşılıyor. Bazıları da teles­koplarla gökyüzünü inceleyen gökbilimci­leri tasvir ediyor.
Bir iddiaya göre de bu taşlar, yörede yaşayan bir zanaatçı tarafından işlenmiş. Bu zanaatçının adı, onu bulan BBC televizyon ekibinin söylediğine göre Basilio’ydu. Bu taş­lar, eski görünümü vermek için önce ayak­kabı cilasıyla karartılmış, sonra da eşek gübresinde yakılmış. Eski Peruluların çok ileri olduğuna dair kesin kanıtlar var. Ancak onların, İca taşlarının gösterdiği kadar gelişmiş olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu Esrarengiz taşlar hakkında daha detaylı bilgiye alttaki konudan ulaşabilirsiniz :

Sırlarla Dolu Esrarengiz Ica Taşları !..

Kafatasındaki gizemli delik
Bu olağanüstü olayların benzerleri de binlerce yıl önce meydana gelen ve bugün adli tıpta rastlanan türden olaylara benzeyen kanıtlardır.
Bu kanıtlardan biri, şimdi Londra’da Natural History Museum’da olan bir kafatasıdır. Bu kafatası Paleolitik Çağ’da yaşamış bir insana aittir. Kafatası, Rodezya’da bulundu. Sol tarafında düzgünce, yuvarlak bir yara deliği vardı. Bu delik, yaranın hızla fırlatılmış bir aletle açıldığını ortaya koyu­yordu. Yaranın karşısında yer alan kafatası kemikleri ise parçalanmıştı.

Mermi yarası mı?
Berlinli bir adli tıp uzmanı, bu deliği günü­müzde sık sık görülen mermi yaralarına ben­zetti. Ancak bu kalıntılar yeryüzünden yaklaşık 18 m derinlikte bulundu. Genel bilgi­lere göre bu insan ancak son birkaç yüzyıl içinde ölmüş olabilir. Çünkü Orta Afrika’ya ilk silah o zaman getirilmişti. Ancak kalıntıla­rın bu zamana kadar, doğal jeolojik olaylarla söz konusu derinliğe ulaşması olanaksızdır.


Taş devrine ait bu kafatasının bir yanında bir delik var. Oldukça düzgün olması nedeniyle mermi yarasına benzetiliyor. Diğer taraftaki parçalanma da ok ya da mızraktan çok, hızlı giden bir silahın etkisiyle oluşmuş olablir.

Rusya’dan benzeri bir olay
Bu kafatası ilk şaşırtıcı bulgu değildir. Nesli tükenmiş bizon türünden bir hayvanın kafa­tası da eski Sovyetler Birliği’nde Lena nehri yakın­larında ortaya çıkarıldı. Bu hayvanın kafatasında da mermi yarasına benzeyen, düzgün, yuvarlak bir delik vardı. Hayvanın bu yarayı aldıktan sonra da uzun yıllar yaşa­dığı anlaşılıyordu.
Bu kafatasları bir görüşe göre insanoğlu­nun 1000 yıl önce çok gelişmiş silahlara sahip olduğunu gösteriyor. Yaraları iyileştirme becerisi de aynı ölçüde gelişmiş olabilir. Biz­ler, tarihöncesi tıp hakkında çok az şey bili­yoruz. Bildiğimiz tek şey, kemiklerle ilgili birtakım ameliyatların yapıldığı. Ama bu kafatasları 4000 yıl önce beyin, hatta açık kalp ameliyatlarının yapıldığını ortaya koyuyor.

2000 yıl önce beyin ameliyatı!
Ermenistan’daki Sevan gölü yakınlarında M.Ö. 2000 yıllarında yaşa­mış insanların iskeletleri bulundu. Kafatasla­rının birinde 6 cm’lik bir delik vardı. Eski cerrahlar bu deliğe hayvan kemiğinden bir tampon koymuşlar, bu tampon yerinden çık­mamış ve kafatası kemiği bu tamponun etra­fını sararak kaynamıştı.
Bir başka kafatasında da yara izine rast­landı. Anlaşıldığı kadarıyla yara, bir darbe sonucunda oluşmuştu. Cerrahlar, beyne giren kıymıkları çıkarmak için yaranın etrafındaki kısmı kesmişlerdi. Büyük bir olasılıkla bu insanın da ameliyattan sonra yaşadığı anlaşıldı.

Bu kafataslarını inceleyen Prof. Andronik Jagharian, olayı şöyle yorumluyordu:

“Doktorların o zaman kullandığı eski aletleri göz önünde tutarsak, onların teknik ola­rak günümüz cerrahlarından çok daha üstün olduğunu söyleyebilirim.”

Orta Asya’da bulunan birçok iskeletler de Aşkaabat Üniversitesi’nde incelendi. Bunlarda kafatasları, ve kaburgaların ameliyat edildiğine ilişkin izler bulundu. İzlerden, cerrahi müda­hale için kalbin açıldığı anlaşılıyor.
Bu olayları aktaran Rene Noorbergen, eski insanların, teknik olarak daha ileri düzeydeki kültürlerle ilişki içinde olduğuna inanıyor. Bun­lar, cerrahi uygulamaları ya kendileri yapıyor­lar ya da bu işi misyonerlere yaptırıyorlardı. Noorbergen, iskeletlerin ait olduğu toplumların bu tekniklere sahip olamayacağını da öne sürüyor.
Noorbergen ayrıca And dağlarında bulu­nan ve İnkalardan daha önceki toplumlara ait olduğu sanılan heykelciklerle, oyma sanat eserleri hakkında bilgi veriyor. Bu oyma eserler­den bazılarının çeşitli hastalıklara yakalanan insanları tasvir ettiği belirtiliyor.


Bu kafatası 4000 yıllık. Cerrahların kafatasında görülen deliği, hayvan kemikleriyle kapattıkları öne sürülüyor


Eski cerrahların teknik olarak günümüz doktorlarından üstün olduğunu öne süren Prof. Andronik Jagharian

Yazılı bilgilerde yeri yok!
Tarihöncesinde yaşayan insanların tıbbi beceri­lere sahip olduğu sanılmakla beraber, bunların arkeolojik kayıtlara geçmediği görülüyor. Yapılan araştırmalarda ortaya çıkan fosiller­den, insanoğlunun maymundan türediği öne sürülüyor. Ama birkaç yeni bulgu, bütün sanı­ları çürütebilir.
Bunu başarmak isteyen “Yaratılışı Araş­tırma Kurumu”, genel inanışlara ters düşecek bazı fosilleri kanıt olarak ortaya sürüyor. Çizgi filmlerde tarihöncesi mağara insanlarının avcı­lık yaptığı ya da sürüngenler tarafından avlan­dığı gösterilse bile, dinozor neslinin yaklaşık 70 milyon yıl önce tükendiği sanılıyor. Buna karşı­lık ilk insanın 1 milyon yıl önce ortaya çıktığı iddia ediliyor. Ancak Teksas’ta Paluxy nehri yatağında, yanında insan ayak izleri olduğu sanılan dinozor ayak izleri bulundu. İnsan ayak izleri yaklaşık 38 cm boyundaydı.

Taşlardaki şaşırtıcı işçilik
Eski mermi yaraları ve ameliyatlar, tarihöncesi demir çiviler ve altın zincirlerle ilgili bulgular, arkeoloji öğrencilerine oldukça garip geliyor. Çünkü, okullarında onlara bu tür bilgiler veril­miyor. Çakmaktaşından yontularak yapılmış baltalar ve bıçaklar, öğrencilere göre daha tanı­nan ve yeterli bulgular. Arkeolojiye gereken önem verildiğinden bu yana toplanan çakmak­taşından yapılmış sayısız aletler arasında, çok şaşırtıcı olanlar da var. İngiltere, Güney Afrika, Avustralya ve Hindistan’da sözde “cüce çakmaktaşları” bulundu. Bu ufak, yontulmuş çakmaktaşları, sivri uçlu burgular, kazıma alet­leri ve bıçak biçimindeki küçük aletlerdi. İngiliz eski eserler uzmanı olan Reginald A. Gatty, 1896’da kendi koleksiyonundaki bu aletlerle ilgili olarak şunları söylüyordu:

“Boyutları oldukça küçük olan bu taşları incelemeye başladığınızda bunların yapılışındaki ustalığı görmek için bir büyüteç kullanmanız gerekir.Bu zarif, hassas aletleri yapabilen tarih­öncesi taş yontucuları kim bilir nasıl el ustalı­ğına ve gözlere sahipti?.. Çakmaktaşlarını sırayla gördüğünüzde bunların belirli bir amaç ve tasa­rımla yapıldığım anlayabilirsiniz. Bunları yapan her kimse kesinlikle bir el sanatı ustasıydı.”


ingiltere’de bulunan “cüce çakmaktaşları”. Bunlar, küçük insanlar tarafından oyuncak olarak mı, yoksa bilinmeyen başka bir amaçla mı yapıldı? Cevap ne olursa olsun, aletlerin ölçüleriyle kıyaslanırsa, işçilik çok şaşırtıcı

Devlere mi ait?
“Cüce çakmaktaşları” çok ilgi çekici bir terim. Günümüzdeki benzerlerine göre, bu çakmaktaşlarının çok kısa olduğu düşünüldü. Eski İngiliz yerlilerinin cüce bir yapıya sahip olduklarını belirten bir iz de yok. Buna karşılık bu küçük aletlerin günümüz yapıdaki insana ne yararı ola­bilir? Üstelik Paluxy nehri yatağında, yeryüzünde eskiden devlerin yaşadığını gösteren ayak izleri var…”

Bu heykelcik, yaklaşık 2000 yıl önce Peru’da yer alan Mochica kültürüne ait. Heykelciğin, şırıngayla iğne yapılan bir çocuğu betimlediği öne sürülüyor

YANİ, binlerce hatta milyonlarca yıl öncesinden günümüze değin ulaşan birtakım bulgular, bir yandan mevcut arkeoloji ve tarih anlayışını olanca şiddeti ile sarsarken, bir yandan da milyonlarca yıl önceki dünya insanının sanıldığı gibi ilkel değil, “uygar” olduğunu ortaya koyuyor.

“GERÇEK TARİH, yazılmayan, yanlamayan tarihtir.” Bu söz, içerdiği anlam bakımından gerçekten son derece düşündürücüdür. Çün­kü çağdaş arkeolojik, antropolojik ve paleon-tolojik araştırmalar her geçen gün, insanın ve uygarlığımızın geçmişine ilişkin yeni ve çar­pıcı bulgular ortaya koyuyor. Her yeni bulgu da tarihin yapısını oluşturan taşlardan birisi­nin geçerliliğini ortadan kaldırıyor. Tüm bun­ların sonucunda öyle bir noktaya varılmış ki, yazılı tarihin büyük bir bölümü çelişkilerle ve mantıksızlıklarla dolu bir çıkmaza dönüşmüş.
Sözgelimi, Türklerin anayurdu Orta Asya’ dır, deniliyor. Tarih kitaplarında bu konuyla ilgili olarak bir yığın coğrafi bilgi var. Fakat Türklerin Orta Asya’ya nereden, nasıl ve en önemlisi ne zaman geldikleri bir türlü “bilinemiyor.” Sanki o koskoca insan toplu­luğu, bir anda ortaya çıkmışçasına bir dil kul­lanıyor. Benzer şekilde Avrupalılar Amerika yı “keşfediyorlar” ve orada “ilkel” yerlilerle karşılaşıyorlar. Üstelik onlara uygarlık (!) götürüyorlar. Fakat sonradan o ilkel yerlilerin Avrupalıları bile aşan bir uygarlık ve kültür düzeyine sahip oldukları anlaşılıyor. Bu ve benzeri örnekleri çok sayıda çoğaltmak müm­kün. Ama sonuçta yazılı tarih, ısrarla yazdık­larını savunmaya devam ediyor.

Değişen bilimsel görüşler
200 yıl önce Fransız doğabilimcisi Buffon, Dünya’nın yaşını hesaplamıştı. Ona göre gezegenimiz 35.000 yıl önce soğumuştu. İlk yaşam belirtileri ise 15.000 yıl önce ortaya çık­mıştı. Bu Fransız bilginin oluşturduğu krono­loji Victoria İngilteresi’nde geçerli olan inançlardan çok daha akla yatkındı. Çünkü onlar Dünya’nın ve insanın M.Ö. 4000 yılla­rında yaratıldığına inanıyorlardı.
Fakat bilimin hızla ilerlemesi ve özellikle Charles Darvin’in çalışmaları bu tür bağnaz ortaçağ inançlarını sildi süpürdü. Kısa bir zaman sonra yeryüzünün yaşına 10 milyon yıl daha eklendi. Bugün bilim adamları dünyanın yaşının 4.5 milyar yıl olduğunu tahmin ediyorlar. Bu durumda sadece 200 yıl içerisinde Dünya’nın yaşı 35.000’den 4.5 milyara ulaş­mış oluyor. Bir 200 yıl daha geçse bu sayının artmayacağını kim iddia edebilir?

Her şey yeniden keşfediliyor
İnsanın ve uygarlığımızın kökenine ilişkin bul­gular her geçen gün hızla artarken yazılı tari­hin de bu artışla bağıntılı olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Araştırmacı yazar Andrevv Thomas, We are not the flrst (Biz ilk değiliz) adlı kitabında şöyle diyor: “Şu son üç, dört yüzyıl boyunca bilimsel veriler keşif edilmedi, yeniden ortaya çıkarıldı. Eski Babil, Hindistan, Mısır, Yunanistan ve Çin gibi yerler gerçekten uygarlığın beşiğidirler. Ama onların hocaları kimdi?” Telefonun mucidi Alexander Graham Bell ise şöyle diyordu: “Eski yol ve yöntemler yeniden ortaya çıkarıldı, eski deneyler yeni­lendi.”

İlk madencilerin gizemi
Bir zaman önce 265-316 yıllarında yaşamış Çinli General Çow Çu’nun mezarı incelen­mişti. Mezarın atkılarından birinin % 10 bakır, % 5 manganez ve % 85 oranında alü­minyumdan yapılmış olduğu anlaşıldı. M.S. 300 yıllarında alüminyum!.. Hem de işlenmiş olarak… Ne var ki, fen bilimleri tarihçesine bakarsanız, metal alüminyumun varlığını ilk kez 1700’lerin sonlarında Fransız kimyacı A.L. Lavoisier ortaya koydu. İlk işlenmiş alü­minyumu ise 1825’de H.C. Oerstead elde etti.

Çağdaş teknolojiye uygun olarak donatılmış bir alüminyum işleme fabrikası. 2000 yıllık bir Çin mezarında alüminyum eşyaların bulunması arkeologları şaşkınlık içerisinde bırakmıştı. Çünkü alüminyumun ilk kez 19. yüzyılda elde edildiği sanılıyordu.

Öyleyse M.S. 3. yüzyılda Çin’de yapılmış bir mezarda, nasıl elde edilmiş olursa olsun, alü­minyum ne arıyordu?
M.Ö. 5000 yıllarından kalma bir el işi süs eşyasının maden bileşimini inceleyen ABD Standartlar Bürosu şu sonuca vardı: Bundan 7000 yıl önce Amerika’nın ilk halkı 9000°C’lik bir ısıyı elde edebilecek fırınlara sahipti. 7000 yıl önce yaşayan insanların bu teknik becerisi­nin ardında yatan gizemi bugünkü bilim çözemiyor.

1 milyon yıllık kabartma
Fransız Profesör Denis Saurat, Güney Amerika’daki Tiahuanaco kalıntılarında yap­tığı incelemelerde bazı hayvan başı kabartma­larına rastladı. Prof. Saurat, bunların, milyonlarca yıl önce yaşadığı kabul edilen Toxodon’lara ait olduğunu açıkladı. Paleontolojistlerin, türünün 1 milyon yıl önce ortadan kalktığını belirttikleri, tüylü bir gergedana benzeyen, kısa bacaklı bu hayvanları kim çizdi?

170.000 yıl önceki takvim
“İlkel” Güney Amerika yerlilerinin gizemi bu kadarla da kalmıyor. Bir Alman arkeolog Tia­huanaco takviminde ekinoksların kullanıldı­ğını saptadı. Bugün kullanılan takvimlerde ekinokslar ve gündönümleri gösterilmemiştir. Ve bizim takvimlerimiz rasgele bir gün olan 1 Ocak’ta başlar. Oysa Tiahuanaco takvimi, Güneş’in gök ekvatorunun güneyinde kuzeye çıktığı sırada başlar. Tiahuanaco takvim yılı gündönümleri ve ekinokslar ile 4’e ayrılmıştır. Ayrıca burada mevsimler de belirtilmiştir. Her mevsim de 3’e ayrılmıştır. Ekinoksların ilk kez M.Ö. 125 yılında Hipparchus tarafından hesaplandığı sanılıyordu. Tiahuanaco’da yapılan Karbon-14 analizleri bu takvim taşının 170.000 yıllık olduğunu gösterdi.


Güney Amerika’daki ünlü Tiahuanaco Güneş Tapınağı. Karbon-14 deneyleri tapınağın 170.000 yıllık olduğunu gösteriyor


Tiahuanaco’daki kalıntılardan bir ayrıntı. Onbinlerce yıllık olduğu belirtilen bu kalıntılarda gündönümleri, ekinokslar ve mevsimler çok belirgin bir biçimde yer alıyorlar. Bu tür karmaşık hesaplamaların daha yakın zamanlarda yapıldıkları sanılıyordu.

100 milyon yıl önce kim yaptı?
Yine Tiahuanaco’da 1952’de Perulu arkeolog Daniel Ruzo tarafından tarihöncesi hayvanlardan biri olan “Stegosaur”a ait kaya resimleri bulundu. Bu gerçekten hayret uyandıracak bir gözlemdi. Çünkü bu hayvanlar bizi 100 mil­yon yıl öncesine götürüyor. 100 milyon yıl önce bu resimleri kimler yapmıştı?

Olağanüstü bir ayak izi
Arkeologlar yaklaşık 25 yıl önce ABD’de Nevada’da Fisher Kanyonu’nda bir kömür damarı üzerinde ilginç bir ayak izine rastladı­lar. Bu, pabuç giymiş bir ayağın iziydi. Üstelik topuk kısmının izi öylesine belirgindi ki, sağ­lam bir sicimin çizgileri açıkça görülüyordu. Bu ayak izinin yaşının ise 15 milyon yıllık olduğu tahmin edildi. Oysa bu ayak izinin belirdiği sırada insanın yeryüzünde belirme­sine daha 13 milyon yıl vardı! Daha açıkçası günümüz bilim adamlarının hesaplarına göre ilk insanlar, Dünya üzerinde 2 milyon yıl önce belirdiler. Pabuç giymeye ise ancak 25.000 yıl önce başladılar. Öyleyse bu 15 milyon yıllık ayak izi kime aitti?


“Şu son üç, dört yüzyıl boyunca bilimsel veriler keşfedilmedi, yeniden ortaya çıkarıldı. Eski Babil, Hindistan, Mısır, Yunanistan ve Çin gibi yerler gerçekten uygarlığın beşiğidir. Ama onların hocaları kimdi?”

Buzul çağında dikiş iğnesi!
Geçtiğimiz yıllarda Rusya’da yapılan kazılarda Vladimir yakınlarında kemikten yapılmış bir dikiş iğnesi bulundu. Bu, bizim çelikten yapılmış dikiş iğnemizin tıpatıp eşiydi. İğneyi bulan Rus arkeolog, bunun 27.000 yıllık olduğunu açıkladı. Buzul çağı insanının dikiş iğnesi kullanarak ince el işleri yaptığı bilinmiyordu!

Âdem Uygarlıkları
Bu ilginç ve çarpıcı liste uzayıp gidiyor. Anla­şıldığı kadarıyla yeryüzünün ve insanoğlunun tarihi, sanılanın ötesinde, milyonlarca yıl öncesine değin uzanıyor. Bu akıl almaz zaman dilimleri arasında, sözgelimi Adem ile Havva’ yı ya da Atlantis’i ve Mu’yu nereye yerleştirmek gerekiyor? Belki de, yazılı ve yazısız tarihi bin­lerce yıllık devrelere bölüp, her devre için ayrı bir Adem’den ya da “Adem Uygarlığından” söz etmek, daha yerinde olacaktır.
Bizim şimdiki yazılı tarihimiz sadece içinde bulunduğumuz bu devreye özgü olay­ları anlatıyor. Ama bundan önce ve ondan önce de başka Adem Uygarlıkları vardı. Onlar da belirli bir gelişim eğrisi izleyerek bilimin ve teknolojinin doruğuna eriştiler. Sonra, “şeyler karşıtlarına dönüştü” ve her şey yeniden yaşanmaya başladı. Tıpkı bir okul gibi. Oku­lun fizik kütlesi yerinde duruyor fakat öğrenci­leri sürekli değişiyor, geliyor ve gidiyorlar. Bu devre insanları yani bizler de günün birinde şu ya da bu şekilde gideceğiz. Ardımızdan gelen yeniler belki de telefonu, lazeri ve nükleer silahları yeniden keşfedecekler. Şu Latin ata­sözü bir kez daha tüm düşündürücülüğü ile karşımıza dikiliyor: “Güneş altında yeni bir şey yoktur.”

Biz ilk değiliz
Artık insanoğlunun, “biz ilkiz” bencilliğinden kurtulup, “Biz ilk değiliz, uygarlık -hem de bizi aşan uygarlık ya da uygarlıklar- bizden önce de vardı” şeklinde bir evrensel görüşe ulaşması zorunludur. Ancak bu tür bir bakış açısı insana gerçek tarihi sunabilecektir. Yazıl­mayan tarihin gizemleri ancak bu şekilde çözümlenebilecektir.

Konu ile ilgili diğer açıklanamayanlar için alttaki konuyu inceleyebilirsiniz:

Bilinmeyen İnsanlık Tarihinden Açıklanamayan 36 Fenomen

Kaynak:
Bilinmeyen, Sayı 48, 61

Kategoriler:Bilinmeyen
  1. Can Ercan
    30 Aralık 2012, 23:38

    <>
    Yazmışsınız ama, C14 yöntemi ile 50.000 yıl öncesi hesaplanamaz !

  2. M.Y.
    30 Nisan 2013, 19:19

    resim lütfen😦

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: